27 Temmuz 2010 Salı

Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Ehl-i Beytinin Menâkıbı:

ONUNCU BÂB


Birinci Menâkıb: 
Muhyissünne [İmâm-ı Begavî] “rahimehullahü teâlâ” (Mesâbîh-i şerîf)inde, bu bâbın evvelinde, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet etmişlerdir. Sa’d “radıyallahü anh” dedi ki, meâl-i şerîfi (Geliniz! Biz ve siz oğullarımızı, kadınlarımızı ve nefslerimizi çağıralım!) olan Âl-i İmrân sûresi 61.ci âyet-i kerîmesi nâzil olduğu vaktde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Alîyi, Fâtımayı, Haseni ve Hüseyni “radıyallahü anhüm” çağırdı. Buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Bunlar benim ehl-i beytimdir.) Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretleri buyurdular ki: Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” üzerinde bir bürd-i yemânî [Yemen kumaşından bir cübbe] vardı. Kara yünden idi. O sırada Hasen bin Alî geldi. Onu kisvesinin [cübbesinin] altına aldı. Sonra Hüseyn geldi. Onu da dâhil etdiler. Sonra Alî geldi. Onu da dâhil etdiler. Sonra Fâtımayı çağırdılar. Hazret-i Fâtıma mestûre olarak geldi. Onu da cübbesinin altına aldılar. Sonra meâl-i şerîfi, (... Allahü teâlâ sizlerden ricsi, ya’nî her kusûr ve kirleri gidermek istiyor. Ve sizi tam bir tahâret ile temizlemek istiyor...) olan, Ahzâb sûresinin 33.cü âyet-i kerîmesini okudular.


Yine Muhyissünne İmâm-ı Begavî “rahimehullah”, (Meâlimüt-tenzîl)de bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde nakl etmişdir. Ebû Sa’îd Ahmed bin Muhammed el Hamîdî haber verdi. Ona İbni Abdüllah bin Dinâr haber verdi. O Şerîk bin Ebîden, o Atâdan, o Yesârdan, o Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden haber verdi. Ümm-ü Seleme “radıyallahü anhâ” buyurdu ki: Bu âyet-i kerîme benim evimde nâzil oldu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Fâtıma, Alî, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri için buyurdular ki: (Bunlar benim ehl-i beytimdir!) Ümm-ü Seleme dedi ki; (yâ Resûlallah! Ben senin ehl-i beytinden değil miyim, dedim.) Buyurdu ki, (Evet, inşâallahü teâlâ!) buyurdu. Zeyd bin Erkâm dedi ki: Ehl-i beyt o kimsedir ki, ona zekât almak harâmdır. Bunlar, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra, Alînin, Ukaylın, Ca’ferin ve Abbâsın yakınlarıdır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Muhyissünnenin kelâmı temâm oldu. Şerh-i Mesâbîhden ba’zısında şöyle bildirilmişdir ki, ehl-i Resûl; kendilerinin zekât alması harâm olan kimseler diye bahs olunmuşdur. (Müslim)in ba’zı rivâyetlerinde de şöyle bildirilmişdir: Onlar Hâşimîdirler, Muttalibîdirler, onların mevâlîleri de böyledir.


İkinci Menâkıb:
Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Ezvâc-ı tâhirâtın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u şerîflerinde idik. Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” geldi. Yürümesi Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yürümesinden hafî değildir. Fâtımayı gördüğü vakt, (Merhabâ yâ kızım,) buyurdu. Sonra oturdu. Sonra gizli konuşdular. Fâtıma yüksek sesle ağladı. O vakt, Fâtımanın hüznünü gördü. İkinci kerre gizli konuşdular. O zemân Fâtıma güldü. Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” se’âdetle kalkıp gitdi. Ben Fâtımadan “radıyallahü anhâ” sana gizli ne söyledi diye sordum. Fâtıma “radıyallahü anhâ” dedi ki, ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sırrını açıklıyamam. Resûlullah hazretleri âhırete intikâl buyurdukları zemân, Âişe “radıyallahü anhâ” buyurdular ki: Ben Fâtımaya dedim ki, sana yemîn veririm ki, benim senin üzerinde hakkım olsun ki, onu haber veresin. Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi: Bana gizli söylediği vakt, haber verdi ki, (Cebrâîl aleyhisselâm, Kur’ân-ı azîm-üş-şânı her sene benimle bir kerre mukâbele ederdi [okurdu]. Bu sene benimle iki kerre mukâbele etdi [okudu]. Bundan ecelimin yaklaşdığı anlaşılır. Allahü teâlâ hazretlerine ittikâ eyle ve sabr eyle. Zîrâ muhakkak ben senin için ne güzel selefim. [Senden önce ölürüm.]) Ben ağladım. Üzüldüğümü görünce, ikinci kerre yine gizli olarak söyledi. Buyurdu ki, (Yâ Fâtıma! Cennet ehli kadınların, mü’minlerin hanımlarının, seyyidesi olursun. Râzı olmaz mısın.) Bir rivâyetde, bana gizli olarak o hastalığında, vefâtının yaklaşdığını haber verdiğinde, ben ağladım. Sonra gizli olarak, (Ehl-i beytimden bana evvel kavuşan sen olursun) buyurdukda, ben güldüm, şeklinde bildirilmişdir. (Mesâbîh)den alınmışdır. Müsevvir bin Mahremeden rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu gadaba getirir ise, beni gadaba getirir.) Başka bir rivâyetde, (Ona eziyyet eden, bana eziyyet etmiş olur) buyuruldu.

Üçüncü Menâkıb: 
Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Mekke ile Medîne arasında bulunan Gadırhum denilen mevzi’de hutbe okudu. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ etdi. Va’z ve nasîhat etdi. Sonra buyurdu ki: (Ey insanlar! Ben insanım. Rabbimin huzûruna da’vet olundum. Benden sonra size iki şey bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birincisi ikincisinden dahâ büyükdür. Biri Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmdir ki, gökden yere kadar uzanmış sağlam bir ipdir. İkincisi ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymıyan benim yolumdan ayrılır.) Bir rivâyetde, Allahü teâlânın kitâbı, Allahın ipidir. Ona tutunan hidâyete kavuşur. Onu terk eden dalâletde olur, buyuruldu. (Şerh-i sünne)de dedi ki, bunlara sekaleyn tesmiye etdi. Onun için ki bunlar ile ahz, bunlar ile amel etmek ağırdır. Ve yine böylece muhâfaza ve onlara ihtirâm ve halîfe oldukları zemân emrlerine uymak ağırdır.

Dördüncü Menâkıb: B
erâ’ bin Âzib “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Dedi ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ” omuzu üzerinde idi. Buyurdu ki, (Allahım! Muhakkak, ben bunu severim. Sen de sev! Bunu sevenleri de sev!) Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunur. Ben Resûlullah hazretleri ile gündüz vakti bir sâatde, dışarı çıkdık. Fâtıma-tüz-Zehrânın “radıyallahü anhâ” evine geldik. Buyurdu ki: (Küçük çocuk, küçük çocuk.) Küçük çocuk diye hazret-i Haseni irâde ederler idi. Gecikmeden hemen hazret-i Hasen sür’atle geldi. Hattâ birbiri ile kucaklaşdılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Ben onu severim. Sen de sev! Onu sevenleri de sev!) Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etdiler. Dedi ki: Ben, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizi minber üzerinde gördüm. Hasen bin Alî “radıyallahü teâlâ anh” da yanında idi. Resûl aleyhisselâm bir kerre cemâ’ate bakardı. Bir kerre torunu Hasene bakardı. Buyurdu ki: (Bu benim oğlum seyyiddir. Ümmîd edilir ki, Allahü teâlâ müslimânlardan iki büyük fırkayı bu oğlum sebebi ile barışdırır.)

Türpüştî “rahimehullahü teâlâ” buyurmuş ki, (iki büyük cemâ’at diye vasf etdiler. Zîrâ müslimânlar o günde iki fırka oldular. Bir fırka hazret-i Hasen tarafında, bir fırka hazret-i Mu’âviye tarafında idi. Hazret-i Hasen “radıyallahü anh” o gün bütün müslimânlar üzerine halîfe olmaya en ziyâde hakkı olan idi. Lâkin vera’ı, bütün insanlara şefkati, onu mülkü ve dünyâyı terk etmeğe sevk etdi. Hâşâ ki hilâfeti bırakmak isteği, illetden ve zilletden dolayı değildi. Zîrâ o günde hazret-i Hasene kırk bin kimse, uğrunda cân ve baş fedâ etmek üzerine bî’at etdi. Hazret-i Hasen buyurdu ki, fâide ve zararı bileliden beri, Muhammed aleyhisselâmın halîfesi olmak için olsa bile, bir hacamât dolusu kanın dökülmesini bile arzû etmedim.

Hazret-i Hasenin bu işi ba’zı tâifesine güç geldi. Hattâ asabiyyetle ve câhiliyyet gayreti ile bu işe kızanlar oldu. Hasen “radıyallahü anh” hazretlerinin yanına geldiklerinde, esselâmü aleyke yâ Ar-el mü’minîn [Ey mü’minlerin ar etdiği kimse] diye söylemeğe başladılar. Hazret-i Hasen “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, (El-ar hayr minennâr) (Ar [utanmak], nârdan hayrlıdır.) Bu hadîs-i şerîfi Sahâbe-i güzîn hazretlerinden bir cemâ’at rivâyet etmişdir. Şeref ve fazîlet cihetinden bu kâfîdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ona seyyid diye ad koymuşdur. O kimsede bundan ziyâde şeref olamaz. Türpüştînin kelâmı sona erdi.

(Şerh-i Sünne)de buyurmuş ki, bu hadîs-i şerîfde, bunun üzerine delîl vardır ki, bu iki fırkadan hiçbiri islâm milletinden çıkmamışdır. Zîrâ Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hepsine müslimân buyurdu. Hâlbuki birisi ictihâdında hatâ etmiş, birisi doğruyu bulmuşdur. Her yerdeki rey’ ve mezhebde ihtilâf vâki’ olur. Onda te’vîlinin yolu budur ki, eğer te’vîl etdiğinde bir şübhesi olursa, o te’vîlde hatâ dahî etmiş ise, bundan dolayıdır ki, ehl-i bâgînin şehâdeti kabûl olmak üzerine ve kâdîlarının hükmi nâfiz olmak üzerine ve selef ihtilâf etdiler ki, bu şekldeki fitnelerde konuşmamak iyidir. Allahü tebâreke ve teâlâ, o işlere ellerimizi bulaşdırmadı, biz de dillerimizi bulaşdırmamalıyız. (Şerh-i Sünne)nin kelâmı sona erdi.

Abdüllah ibni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet olunmuşdur. Hazret-i Hasen ve Hüseyn hakkında Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (İkisi dünyâdan iki reyhândır.) (Mefâtih) kitâbının sâhibi beyân etmiş ki, burada reyhân, rızkla tefsîr olunmuşdur. Zimâhşerî dedi ki, ya’nî o ikisi Allahü teâlâ hazretlerinin o rızkındandır ki, beni bunlarla rızklandırdı. Nitekim, şöyle de denir; (Sübhânellahi reyhânehü). Bu kelimeler masdariyye olarak mensûb, mef’ûldürler. Ya’nî (Esbehallahe sübhâna ve istezekahü istirzâkan) (Sübhânımız, Rabbimiz) olan Allahü teâlâyı noksan sıfatlardan tenzîh eder, ondan rızklandırması için rızk isterim demekdir. Denildi ki, hadîs-i şerîfde geçen reyhân ile güzel koku murâd edilmişdir. Zîrâ evlâdı reyhân gibi koklarlar. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ediliyor. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Haseni ziyâde okşardı. Hazret-i Hüseyn, Resûlullah hazretlerine en çok benziyen kimse idi.

Beşinci Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün beni mubârek sînelerine basdı. Buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Buna hikmeti öğret!) ve bir rivâyetde (Kitâbı öğret!) buyurdu. Tayyibî “rahimehullah” buyurmuş ki, bunun ma’nâsı budur ki, hikmetden sünnet murâd olunur. Zîrâ hikmet kitâb ile söylenince, sünnet irâde olunur. [Ya’nî sünnet ma’nâsına gelir.] Hikmet, eşyânın aslını efdal ilmler ile bilmek demekdir.

Buhârî şerhinde beyân olunmuş ki, kitâbdan murâd ile Kur’ân-ı azîm-üş-şânın lafzları kasd edilmekdedir. Allahü teâlâ hazretleri, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Abdüllah ibni Abbâs hakkındaki düâsını kabûl etmişdir. Yine Abdüllah ibni Abbâsdan rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” halâya gitmişdi. Ben abdest suyunu hâzırladım. Buyurdular ki, bu suyu kim hâzır etdi. Cevâb verdiler ki, Abdüllah ibni Abbâs hâzırladı. Buyurdular ki: (Yâ Rabbî! Onu dinde fakîh yap!)

Altıncı Menâkıb: Üsâme bin Zeyd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri beni kucağına alırdı ve Haseni “radıyallahü anh” da kucağına alırdı. Buyururdu ki: (Yâ Rabbî! Bu ikisini sev, ben bunları seviyorum.) Yine Üsâmeden “radıyallahü anh” rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri beni bir dizi üzerine oturtdu. Haseni de diğer dizi üzerine oturtdu. Sonra ikimizi bir yere getirdi ve buyurdu ki: (Yâ Rabbî, bu ikisine merhamet et! Ben bunlara merhamet ediyorum!) Ma’lûm olsun ki, bu bâbın evvelinden buraya kadar nakl olunan hadîs-i şerîfler, (Mesâbîh-i şerîf)in sahîhinden [sahîh hadîslerinden] nakl olunmuşdur. Bundan böyle, inşâallahü teâlâ haseninden nakl olunur [hasen hadîsler bildirilir].

Yedinci Menâkıb: Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini arafe günü hacda gördüm. Kusvâ adlı devesi üzerinde hutbe okudu. (Ey insanlar! Size, onlara yapışıp, dalâlete düşmemeniz için, Allahü teâlânın kitâbını ve ıtrem ehl-i beytimi bırakdım) buyurduğunu işitdim. Türpüştî “rahimehullahü teâlâ” buyurmuşdur ki, ıtre için ba’zıları dediler ki, kişinin ıtresi, yakınları demekdir. Ba’zıları dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ıtresi, Abdülmuttalib oğullarıdır. Ba’zısı dedi, kişinin ıtresi, ehl-i beytidir. Yakın olsun, uzak olsun ev halkıdır. Lügat ma’nâsı i’tibâriyle de, kişinin ehl-i beyti ve kavminin yakınlarıdır. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ıtreyi beyân buyurdular. Ehl-i beyt ile berâber ifâde olunduğunda, ıtreden murâd-ı şerîfleri, asabeleri ve ezvâc-ı tâhirâtıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Zeyd bin Erkam “radıyallahü anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak ben size, eğer benden sonra onlara tutunursanız, iki şey bırakıyorum. Birisi, diğerine nazaran dahâ büyükdür. Bu Kitâbullahdır ki, gökden yere kadar uzanan ipdir. İkincisi, ıtrem olan ehl-i beytimdir. Aslâ birbirlerinden ayrılmazlar. Tâ ki benim havzıma ulaşırlar. Siz de, o ikisinden yana ne yol ile halef olursunuz nazar ediniz.) Tayyibî “rahmetullahi aleyh” hazretleri beyân buyurmuşlar ki, bir şeye imsâk etmek, tutunmak, ona bağlanmak, onu hıfz etmekle [korumak ile] olur. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri [Hac sûresi 65.ci âyetinde meâlen] buyurur: (Elbette Allahü teâlâ semâyı, yere düşmemesi için tutar. Ancak [kıyâmet günü] kendi izni ile tutar.) Ancak lâyık olan şeye tutunulur. Temessük geçen yerlerde temessük olunan şey de bildirilmişdir ki, ipdir. (Kitâbullah, gökden yere kadar uzanan ipdir) sözünde sanki insanlar, tabî’atlerinin, şehvetlerinin istediği şeylerin bulunduğu bir yerde durmuşlar, nefslerinin çirkin arzûlarını yerine getirmek isterken, Allahü teâlâ lutf edip, insanların yükselmesini irâde ederek, Kur’ân-ı kerîm ipini onlara yaklaşdırır. O ipe tutunanlar kurtulur. Orada kalanlar helâk olur. Kur’ân-ı azîm-üş-şâna temessük, onda bildirilen ile amel etmek, yasak edilenden kaçmakdır.Itrete temessük ma’nâsı, onlara muhabbetdir. Ya’nî ehl-i beyti sevmek, onların doğru yolunda, izinde yürümekdir.

Yine Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm” için buyurdular ki: (Onlarla muhârebe edenler ile ben harbdeyim. Onları selâmetde bırakana, ben de selâmetdeyim!) Burada harb adâlet ma’nâsınadır. Selâmet de sulh ma’nâsınadır. Burada mübâlağalı ma’nâda kullanılmakdadır.

Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, insanların en sevgilisi kim idi diye süâl olundu. Buyurdular ki: (Fâtıma-tüz-zehrâ.) Erkeklerden sevgili olan hangisidir, diye süâl olundu. Buyurdular ki: Fâtımanın zevci “radıyallahü anhüm”. Ebû Sa’îd “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Hasen ve Hüseyn, Cennet ehlinin gençlerinin seyyididir.)

İmâm-ı Nevevî “rahimehullah” hazretleri fetvâsında buyurmuşlardır ki, bu hadîsde bir mes’ele vardır. Bu hadîs-i şerîf sahîh midir, değil midir. Ma’nâsı ne demekdir. Onlar genç iken mi, yaşlandıkda mı vefât etdiler. Ebû Sa’îd-i Hudrîden “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Hasen ve Hüseyn, Cennet ehlinin gençleridir.) (Tirmizî) rivâyet etdi ve dedi ki, bu hadîs-i şerîf hasen ve sahîhdir. Enes “radıyallahü anh” hazretlerinden bildirmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine; (Peygamberlerden sonra, önce ve sonra gelenlerden Cennet ehlinin yaşlılarının seyyidi bu ikisidir.) buyurdu. Tirmizî rivâyet etdi ve dedi ki, bu hadîs hasendir. Ebû Bekr ve Ömer; Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri yaşlı olarak vefât etdiler. Hadîs-i şerîfin ma’nâsı budur ki, muhakkak Hasen ve Hüseyn genç olarak Cennete girenlerin seyyidleridir. Ebû Bekr ve Ömer yaşlı olarak Cennete girenlerin seyyididirler. Cennet ehlinin hepsi, otuzüç yaşında kimseler olacaklardır. Seyyid olan o kimselerin ömrleri, diğerlerinden az veyâ çok olabilir. [Seyyid olanlar, diğerlerinden dahâ üstün ve kemâl sâhibidirler.] (Nevevî)nin fetvâsı burada sona erdi.

Üsâme bin Zeyd “radıyallahü anh” hazretleri, rivâyet eder. Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûruna bir gece, ba’zı hâcetimden dolayı varmışdım. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” birşey ile örtünmüş olarak çıkdı. Bu şeklde neden çıkdığını bilemedim. Hâcetimi [işimi] bitirdikden sonra dedim ki, (Yâ Resûlallah, örtündüğün şeyin altında ne vardır.) Örtüyü açdı. Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri mubârek kucaklarında idi. Buyurdular ki: (Bu ikisi oğullarımdır. Kızımın oğullarıdır. Yâ Rabbî! Bu ikisini seviyorum. Bunları sevenleri de seviyorum!) Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden süâl olundu ki, ehl-i beytinizden hangisini dahâ çok seviyorsunuz. Buyurdu: (Hasen ve Hüseyn ve Fâtımayı “radıyallahü teâlâ anhüm” seviyorum. İki oğlumu çağırın. Koklıyayım ve bağrıma basayım!) Gayb yolu ile, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o ikisini koklar ve bağrına basar. Büreyde “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hutbe okuyordu. O sırada Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm” geldiler. Üzerlerinde kırmızı gömlek vardı. Yürürken düşerlerdi. Zîrâ yaşları küçük idi. Hemen Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” minberden inip, ikisini de yanına alıp, minbere çıkardı. Karşısına oturtdu. Sonra; meâl-i şerîfi, (Mallarınız ve evlâdlarınız ancak fitnedir) âyet-i kerîmesini okudu. Sonra, (Bu iki sabinin yüzlerine bakdım. Düşerler ve yürürler idi. Sabr edemedim. Sözlerimi kesip, bu ikisini yukarı götürdüm) buyurdular.

Ya’lâ bin Mürre “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet eder. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Hüseyn benden, ben de Hüseyndenim. Hüseyni seveni Allahü teâlâ da sever. Hüseyn, torunlardan bir torundur.) Şârih Tayyibî “rahimehullahü teâlâ” beyân eylemişlerdir ki; Kâdî “rahimehullah” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i imâm-ı Hüseyn ile kavmi arasında meydâna gelecek hâdiseleri bilip, o sebebden hazret-i Hüseyni husûsî olarak zikr edip, beyân buyurdular ki, kendi zât-ı şerîfleri ile hazret-i imâm-ı Hüseyn muhabbetde, hurmetde ve ta’rizde ve muhârebede ve onu te’kidde bir olduğu anlaşılsın. (Hüseyni seveni, Allahü teâlâ sever) buyurdular. Zîrâ, muhakkak, hazret-i Hüseyne muhabbet, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine muhabbetdir. Resûlullaha muhabbet Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine muhabbetdir.

Türpüştî “rahimehullahü teâlâ” buyurdular ki: (Sibt: Torun), sebâtdandır. Sebât o şecereye derler ki, çok dalları vardır. Bir gövdeye bağlıdır. Veled [oğul] şecere [ağaç] menzilesinde [yerinde] olur. Bunun tefsîrinde denildi ki, (Elbette o, hayrda, ümmetlerden bir ümmetdir.) Yine hadîs-i şerîfde buyrulmuşdur ki: (Hasen ve Hüseyn, Resûlullahın iki torunudur.) Şunu da derim ki, (Sibt)den murâd kabîledir. Ya’nî o ikisinden iki kabîle hâsıl olur [dal, budak salar, çoğalır]. O ikisine (sibt) tesmiye etdiler. [Torun dediler.] O ikisi asl olur [gövde olur]. Evlâdı, torunları da tâife olur. Türpüştînin kelâmı temâm oldu.

Buyurulmuşdur ki, avâm arasında Hasen “radiyallahü teâlâ anh” hazretlerinin nesilleri bitmişdir diye yanlış bir inanış vardır. Böyle inanmak doğru değildir. Türpüştînin rivâyet buyurduğu hadîs-i şerîf, böyle düşünenlerin i’tikâdını tekzîb eder. Hem menâkıb-ı şerîflerini beyân etdiler. Açıklamışlardır ki, vefât etdiklerinde ondört oğulları kaldı. Birçok kızları kaldı. Mahdûmlarının ismleri, Abdüllah, Kâsım, Hüseyn-el Ebrim ve Ukayl, Hasen-el Müsennâ ve Zeyd, Abdürrahmân ve Ahmed, Ömer ve İsmâ’îl ve Fadl ve Ebû Bekr ve Talha. Bu kadar evlâddan nesîlleri kalmamak mümkün değildir.

Nakl olunmuşdur ki, Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri kendi tasnîf etdiği (Gunyet-üt-tâlibîn) adı verilen risâlede, kendi dedelerinin silsilesini Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine ulaşdırır. Bu yol ile beyân buyurmuşdur: Muhyiddîn Ebû Muhammed Abdülkâdîr ibni Ebî Sâlih Cengi Dost bin Abdüllah bin Yahyâ bin Dâvüd bin Mûsâ bin Abdüllah bin Hasen-el Müsennâ ibni Hasen bin Alî bin Ebî Tâlib “radıyallahü teâlâ anhümâ ve rahmetullahi aleyhim ecma’în”. Bu fakîr ve pürtaksîr-ül âciz, Seyyid Eyyûb der ki, biz de böyle tesbît etdik. Seyyid Mahmûd el-mülekkab bil azîz [Azîz lakabı ile lakablanmış] “kuddise sirruh” hazretlerinin meclis-i şerîflerinde hâzır olan ba’zı ehibba ve arkadaşları buyururlardı, biz Hasenîyiz. Siyâdetimiz silsilesi Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine erişir. Hem ekserî i’timâd edilir kişilerden işitdiğimiz budur ki, Mekke-i mükerreme şerrefehallahü teâlâ bi şerefihâ [orasını şeref ile şereflendirdi], şerîflerin silsileleri hazret-i Hasene ulaşır. Bu tafsîlatlı bilgiden gâye odur ki, bunların hepsini boş sayıp, temâmını inkâr gerekmez. Neseb-i şerîfleri, ihtimâl ki kalmışdır.

Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Hasen, Resûl-i muhterem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin göğüsden başa kadar olan kısmına, Hüseyn; Resûlullahın göğüsden aşağıya kadar kısmına, insanların en çok benziyenidir. Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Huzeyfe der ki, vâlideme dedim ki: Bana izn ver, varayım, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleriyle akşam nemâzı kılayım. Söyliyeyim de, bana ve sana istigfâr etsin [ya’nî düâ buyursun]. Geldim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile akşam nemâzını kıldım. Sonra yine nemâz ile meşgûl oldu. Yatsı nemâzını da kıldı. Sonra geri döndü. Ben de tâbi’ oldum. Benim sesimi [gelişimi] işitdi. (Kimdir, Huzeyfe midir) buyurdu. Evet yâ Resûlallah! dedim. Buyurdular ki: (Nedir hâcetin [isteğin]. Allahü teâlâ hazretleri seni ve anneni afv etsin.) Sonra buyurdular ki: (Şimdiye kadar hiç bir yere gelmemiş melek bu gece geldi. Rabbinden izn istemiş ki, benim üzerime selâm versin ve Bana müjde versin ki, muhakkak Fâtıma, Cennet ehli kadınların seyyidesidir. Hasen ve Hüseyn, Cennet ehli gençlerin seyyididirler.)

Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri rivâyet etmişdir. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Hasen bin Alîyi omuzuna almışdı. Bir kişi dedi ki; Yâ oğul; ne güzel zâtın omuzundasın. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Omuzumdaki de güzeldir.) Bu menkıbenin evvelinden buraya kadar temâmı, (Mesâbîh)in hasen hadîslerinden bildirilmişdir.

Sekizinci Menâkıb: İmâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn ve Abdüllah bin Ca’fer “radıyallahü teâlâ anhüm” Medîne-i münevvereye giderken, yolda erzâkları kalmadı. Sahrâda oldukları için, yiyecek birşey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzlukdan gâyet muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül etdik deyip, yoldan sapdılar. Birâz gitdikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona doğru sürüp, gitdiler. Bakdılar ki, bir kara çadır içinde, bir kadıncıkdan başka kimse yok. Kadıncağıza selâm verdiler. O kadıncağız da, letâfet ile selâmlarını alıp ve bunlara dikkat ile bakdı. Hâtırına bu geldi ki, bu üç sultânın dünyâda benzerleri az bulunur. Kadına dediler ki, bir yiyeceğin var mıdır. O dedi ki, bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, südünü içiniz. İmâmlardan birisi sağdı, bir çanak südü bir imâma verdi. Bir çanak da Abdüllaha verdi. Bir çanak da kendi içdi. Ondan sonra kadına dediler ki, başka yiyeceğin yok mudur. Kadıncağız dedi ki, bu keçimi boğazlayıp, yiyin. O kadın, bunu böyle söyleyince, Abdüllah hazretleri o keçiyi kesip, pişirip, yidiler. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine hamd edip, atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler ki, Medîne-i münevvereye vardığın zemân, mutlaka bize uğrayasın ki, biz Seyyidlerdeniz ve Hâşimîlerdeniz. Se’âdetle dönüp, gitdiler. Bir zemân sonra o kadıncağızın kocası geldi. Gördü ki, ortada keçi yok. Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Kocası da huzûrsuz olup, ey aklsız hanım! Niçin böyle yapdın. Bizim ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi. Hanımcağız dedi ki, Allahü teâlâ rahîmdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel yiğitler, asîlzâdeler evimize geldi. Onları müsâfir etmeden göndermek insâf değildir. Bir keçi nedir ki, öyle sultânlardan esirgerim. Ammâ kadıncağız, imâmları bilmez idi. Güzel yiğitleri gördüğünde, mubârek yüzlerinin nûrânîliğinden ve sözlerinin tatlılığından, firâsetle bildi ki, asîlzâdeler ve çelebî insanlardır. Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi. Bu dünyâda bütün malı bir keçi olup, onu da müsâfirlerine ikrâm etmek o kadıncağızın kemâl derecede cömerdliğini gösterir.

Artık, kadıncağız, kocası ile birşeyler alıp-satmak için, Medîne-i münevvereye gitdiler. Şehr içinde gezerken, hikmet-i ilâhî, imâm-ı Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Bâb-ı selâm önünden geçerken rast geldiler. İmâm hazretleri, kadıncağızı gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip, huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Kadıncağıza hitâb edip, buyurdular ki, benim kim olduğumu bilir misin? Bilmem, deyip, cevâb verdi. İmâm hazretleri buyurdu ki, o üç yiğit, bir zemân senin çadırına uğradılar. Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kesdiler. Onların biri, benim. Emr etdi, bunlara ziyâde ikrâmda bulundular. Hikmet-i Rabbânî imâm hazretlerinin yanında fazla bir şey bulunmadığından, beyt-ül mâl emînine adam gönderdiler. Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin. İnşâallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül mâl emîni verdi. Huzûr-ı şerîflerine getirdiler. Temâmını kadıncağıza verip, bizi ma’zûr tut, dedi. Yanlarına adam verip, imâm-ı Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi. İmâm-ı Hasen de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikrâm etdi. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadığı için, beyt-ül mâl emînine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz koyun karz [ödünç, borç] aldılar. Hepsini o kadıncağıza verip, özr dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip, Abdüllah bin Ca’fer hazretlerine gönderdiler. Abdüllah hazretleri, imâmlar ile buluşdunuz mu diye süâl etdi. Evet, onlardan geliriz, dediler. Abdüllah hazretleri buyurdu: Ne olaydı, önce bizim yanımıza gelseydiniz! Zîrâ onların ellerinde, dünyâ malı karâr etmez [bulunmaz]. Hâzır nesneleri bulunmadığı için, belki ızdırâb çekmişlerdir. Bunlar dediler ki, her biri biner dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsân etdiler. Abdüllah hazretleri çok ni’metler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsân etdi. Hazret-i Abdüllah bin Ca’fer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncağız kocası ile dörtbin dirhem gümüş ve bu kadar [yediyüz] koyunu alıp, sevinerek evlerine döndüler. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin evlâdının sehâveti [cömerdliği, ikrâmları] bu mertebede olunca, lâyık olan odur ki, ümmeti olan kişi dünyâya rağbet etmeyip, eline geçeni infâk edip, onların izinden gidip, tâ ki, dünyâda müslimânlıkları ma’mûr, âhıretde de günâhları afv edilmiş olur.

Dokuzuncu Menâkıb: Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden nakl edilmişdir: Ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrunda idim. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” ağlıyarak gelip, dedi ki, yâ babacağım! Hasen ve Hüseyn evden çıkıp, gitdiler. Uzun müddet geçdi. Alî de evde yok ki, gidip, onları çağırsın. Ne yapacağız? Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Yâ Fâtıma! Gam yime. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri onları hıfz eder. Düâ buyurdu ki: (Yâ Rabbî! O ikisini, eğer denizde iseler de, inâyet kayığın ile, kenâra getir. Eğer sahrâda iseler de, hidâyet rehberin ile menzile getir [evine getir].) Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, dedi ki, yâ Resûlallah! Onlar dünyâdakilerin fâdılları, âhıretdekilerin büyüklerindendir. Vâlideleri onlardan a’lâdır. Hiç elem çekme ki, o iki şehzâdeleriniz Neccâr oğullarının bağçesinde emniyyetdedirler. Allahü teâlâ hazretleri onların muhâfazasına iki melek müvekkîl etmişdir. Kanatlarını onlara gerip, hizmetleri ile meşgûldürler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, o bağçeye doğru yola koyuldu. İmâm-ı Hüseyni melek getirip, eve dönerken, Ebû Eyyûb-i Ensârî “radıyallahü teâlâ anh” meleği his etmeyip, zan etdi ki, ikisini de hazret-i Resûl-i ekrem götürmekdedir. Dedi ki, yâ Resûlallah! Şeyhzâdelerin birini bana verin, götüreyim. Cenâbınızın yükünü hafîfleteyim. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdu ki, (Yâ Ebâ Eyyûb! Bunlar dünyâda mükerrem, ukbâda [âhıretde] muhteremdir. Vâlideleri kendilerinden eşref ve efdaldir.) Sahâbe-i güzîn hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki, (Ey kavmim! Size haber vereyim mi, ced ve cedde [dede ve nine] cihetinden [yönünden] insanların en şereflisi kimdir.) Dediler, siz buyurun. Buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, cedleri [dedeleri] Resûlullah, ceddeleri [nineleri] Hadîce binti Huveyliddir. Arab kabîlelerinin şereflisindendir. Haber vereyim mi baba ve anne cihetinden eşref kimdir.) Dediler, yâ Resûlallah, siz buyurun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, babaları Alî bin Ebî Tâlib, anneleri Fâtıma binti Resûlullahdır “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Ve size dayı ve teyze cihetinden efdal kimdir, haber vereyim mi!) Dediler, kimdir siz söyleyin yâ Resûlallah! Buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn ki, dayıları Kâsım bin Resûlullahdır. Teyzeleri Zeyneb binti Resûlullahdır. Ve haber vereyim mi size, amca ve hala cihetinden eşref kimdir.) Dediler, kimdir, yâ Resûlallah! Buyurdular, (Hasen ve Hüseyn ki, amcaları Ca’fer Tayyâr, halaları Ümmihâni binti Ebû Tâlibdir “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.)

Onuncu Menâkıb: Abdüllah ibni Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri rivâyet etmişdir. İmâm-ı Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile bir sefere çıkmışdık. Bir hurmalığa uğradık. Hurma ağaçlarında hurma kalmamış, kurumuşdu. Orada konakladık. Abdüllah ibni Zübeyr der ki, ben arzû etdim ki, ne olaydı, bu ağaçlarda hurma olsaydı. İmâm-ı Hasene dedim. İmâm arzûmu kabûl edip, düâ ile meşgûl olmağa başladı. Düâsı çabuk kabûl olup, hemen bir ağaç yeşerip, hurma meydâna geldi. [Orada bulunanlar bu sihrdir, dedi. Hâyır, Resûlullahın torununun düâsı ile Allahü teâlâ yaratdı, buyurdu. (Şevâhid-ün nübüvve)de böyle yazılıdır.]

Onbirinci Menâkıb: (Kenz-ül Gârâib) kitâbında yazılıdır. Bir gün bir a’râbî Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, bir ceylân yavrusunu hediyye getirdi. Hazret-i Fahr-i kevneyn onu imâm-ı Hasene lutf etdi [hediyye buyurdu]. Hazret-i imâm-ı Hüseyn bunu işitince Muhammed Mustafâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine gelip, dedi ki, yâ dedeceğim. Ben de ceylân yavrusu isterim. Hiçbir behâne ile tesellî bulmayıp, ağlamağa başladı. Hazret-i Resûl-i ekrem düşünceli otururken gördü ki, sahrâdan bir ceylân, yavrusunu alıp, acele ile gelir. Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîfine geldikde, fasîh bir lisân ile; yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ben fakîre iki yavru ihsân etmişdi. Birini bir avcı tutup, size getirdi. Biri benim ile kaldı. Onu emzirmeğe meşgûl iken, nidâ geldi ki, ey azîz, bir yavrun Hasene vâsıl oldu. Hazret-i Hüseyn de ceylân yavrusu istiyor. Ağlamağa başladı. Durmayıp, bir yavrunu da çabuk huzûra götür. Onun sıkıntısını kalbinden gider. Yoksa bir damla göz yaşı çıkarsa arş titrer. Melekler onun üzüntüsüne tâkat getiremezler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu haberden mesrûr olup, o ceylân yavrusunu da Hüseyne verip, hâtır-ı şerîfini tesellî etdi. Ey azîzler! Gökdeki melekler ve yeryüzündeki vahşî hayvânlar, bir damla göz yaşının o mubârek torunun gözünden damlamasını revâ görmediler. Onların gönüllerini incitenler ne cevâb verir.

Onikinci Menâkıb: Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” dâimâ ticâret için, sefere gidip-gelirdi. Allahü teâlâ hazretleri bir güzellik vermiş idi ki, seferden geldikde, şehre girdiği vakt, Medîne ehlinin hâtunları varıp, Dıhye hazretlerinin hüsn ve cemâlini seyr ederlerdi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine geldikde, ekserî Dıhye hazretlerinin sûretinde gelirdi. Birgün hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Fahr-i âlem hazretlerinin huzûr-ı şerîflerinde oturdu. Hazret-i Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” o zemân henüz çocuk idiler. O sırada biri Dıhyeyi görüp, geriye dönüp, kardeşine haber verdi ki, büyük babamızın yanında Dıhye oturur. Gel yanına varalım dedi. İkisi de acele ile mescide girdiler. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmın mubârek dizleri üzerine oturdular. Mubârek ellerini hazret-i Cebrâîlin mubârek koynuna uzatdılar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu şehzâdelerin böyle yapdıklarını görünce, hicâb edip, bunları men’ etmek istedi. Hazret-i Cebrâîl, Resûlullah hazretlerinin mahcûb olduğunu görünce buyurdu ki, yâ Resûlallah! Niçin elem çekersin. Bunlar küçük iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhümâ” teheccüd nemâzını kılarken, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni gönderdi. Hazret-i Fâtıma nemâzda iken elem çekmeyip, râhatca teheccüd kılsın diye, bunların beşiklerini sallardım. Ammâ yâ Resûlallah! Bu tecessüsden murâd-ı şerîfiniz nedir, ben onun için hayretdeyim. Yoksa bu hareketlerini bana karşı bir edebsizlik mi saydınız; böyle saymayınız. Hazret-i Fâtıma teheccüd nemâzından sonra uyurken, bunlar ağlardı. Allahü teâlâdan bana, var bunların beşiklerini salla, Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” uykusundan uyanmasın diye fermân gelirdi. (Cennetde, Alî, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü anhüm” için bir nehr vardır) Sadâsını bunların mubârek kulaklarına ben getirmişdim. Onların üzerine çıkıp, ellerini koynuma sokmaları acâib olmaz. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Yâ kardeşim! Ma’sûmlardır. Şimdi birşey yapmadılar. Bir küstâhlık ederler diye mâni’ oldum. Zîrâ Dıhye derler eshâbımdan birisi vardır ki, dışarıya gider, her geldiğinde bize gelse, bunlara bir hediyye ile gelirdi. Sizi Dıhye zan edip, ellerini koynunuza uzatdılar.) Cebrâîl aleyhisselâm, Allahü teâlâ hazretlerine teveccüh edip, buyurdu ki, yâ Rabbî! Habîbin yanında beni utandırma. Niyâz etdiği gibi, güzel hitâb erişdi ki, (oturduğun yerden gözlerini yum. İki elini Cennet içine uzat. Her ne eline gelirse, al.) Hazret-i Cebrâîl ellerini Cennete uzatdığı gibi, bir yeşil salkım üzüm ve bir kırmızı nâr eline gelip, büyük şehzâde ki, hazret-i Hasendir, üzümü aldı. Küçük şehzâde ki hazret-i Hüseyndir, nârı aldı. Şeyhzâdeler bunları yerken, bir dilenci seslendi ki, yâ ehl-i beyt. O üzüm ve nârdan bana da verin. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri fıtratları îcâbı vermek istedikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm mâni’ oldu. Yâ Resûlallah! Bu dilenci iblîsdir. Cennet meyvesi ona harâm iken, hîle ile almak ister. İblîs oradan kayb olup, şehzâdeler meyveleri yirken, hazret-i Cebrâîl ağlamağa başlayıp, buyurdu ki, yâ Resûlallah! Bu iki şehzâdelerin birini cam zehri ile ve birini kılınç ile şehîd etseler gerekdir. Bu musîbetler ile Senin derecen yükselecekdir.

Onüçüncü Menâkıb: (Hadîka-i Fudûli) kitâbından nakl edilmişdir. Bir bayram günü halk toplanmış, neş’eli idiler. Şeyhzâdeler [hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn] de geldiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetine müşerref olup [huzûr-ı şerîflerine varıp], tazarru’ ile arz etdiler ki, ey Seyyidi Kâinât! Kureyş ileri gelenlerinin çocukları, giydikleri yeni ve renkli elbise ile övünürler. Bizim de yeni ve renkli elbisemiz olsa idi, giyerdik. Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu endîşe ile, Allahü teâlânın dergâhına niyâz ederken, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Cennetden kâfurlu iki elbise getirdi. Birini hazret-i Hasene, birini hazret-i Hüseyne verdi. O şehzâdeler elbiseleri renksiz görüp, tazarru’ etdiler ki, bizim elbiselerimiz de renkli olsa idi dediler. Cebrâîl aleyhisselâm bu kolaydır; yâ Resûlallah. Emr buyur, su getirsinler. Ben elbiselerin üzerine dökeyim. Siz de ayı ikiye bölen eliniz ile ovalayın. Şeyhzâdeler renk beğensinler, dedi. O emr söylendikde, hazret-i Hasen, buyurdu, bana, zümrüt renkli elbise sevimlidir. Hazret-i Hüseyn buyurdu, bana lâle renkli elbise sevimlidir. Hemen istedikleri gibi mesrûr olup, elbiseleri giyip, sevindiklerinde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm ağladı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Yâ kardeşim Cebrâîl! Herkesin sevindiği bir zemânda senin ağlamanın hikmeti nedir!) Cebrâîl aleyhisselâm buyurdu ki: Ey seyyid-i mükerrem! Cennetde gördüğün kasrları unutdun mu ki, hazret-i Hasenin kasrı yeşil, hazret-i Hüseynin kasrı kırmızıdır. Bu elbiselerin rengi de onlara işâretdir ki, hazret-i Hasen zehr içip, vefât edeceği sırada, mubârek rengi zümrüt gibi olur. Hazret-i Hüseynin mubârek yüzü kana boyandığı zemân rengi kırmızı olur. Kıt’a:

Zemânın sâkisinin iltifâtı budur ki, Hasenin bardağına zehr dökmekdir,
Felek cellâdının ahdi de, şehîd Hüseyne kılıç çekmekdir.

Ondördüncü Menâkıb: (Şevâhid-ün nübüvve) kitâbında yazılıdır. Bir gün Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerinde güreş tutarlardı. Resûlullah hazretleri; yâ Hasen tut Hüseyni, buyururdu. Fâtıma “radıyallahü anhâ” orada hâzır idi. Dedi, yâ Resûlallah! Hasen, kardeşinden büyükdür. Acabâ, küçük olana yardımcı olmak dahâ uygun iken, niçin Hasen tarafını tutarsınız! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Yâ Fâtıma! Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Hüseyne yardım ediyor.)

Onbeşinci Menâkıb: (Uyûn-ür-rızâ) kitâbında, Hüseyn bin Alîden “radıyallahü teâlâ anhümâ” nakl edilmişdir. Bir gün büyük Ceddimin hizmetinde Übeyy bin Ka’b “radıyallahü teâlâ anh” hâzır idi. Ben vardım. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki, (Merhabâ! Yâ Ebâ Abdüllah! Yâ zeynes-semâvat-i vel-ard!). Übeyy bin Ka’b “radıyallahü anh” dedi ki, yâ Resûlallah! Âsûmânın ve yerin senden başka zîneti var mıdır. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdu: (Ey Übeyy bin Ka’b! O ma’bûd hakkı için ki, beni insanlara resûl olarak gönderdi, Hüseyn bin Alî yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyâde zînet, göklerin tabakalarıdır.)

Onaltıncı Menâkıb: İbni İshâk İsbâdâti nakl etmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki, (Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” Arşın iki süsüdürler!) O zemân, Allahü teâlâya Cennet, lisân-ı hâl ile dedi ki, (Yâ Rabbî! Sebebi nedir ki, beni miskînlere ve dervîşlere mesken edersin.) Nidâ geldi ki, ey Cennet! Bu se’âdete râzı olmaz mısın ki, erkânını [köşelerini] Hasen ve Hüseyn ile süslerim! Cennet o müjdeye övünüp, râzıyım, râzıyım, dedi. Ne mutlu se’âdete kavuşmuş olanlara ki, arşın ve Cennetin köşelerinin zînetleri olan bunların yakınlık derecelerini düşünmelidir.

Onyedinci Menâkıb: Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin menkıbeleri bâbında beyân olunmuş idi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ziyâfet vermişdi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” o ziyâfetden çıkıp, eve geldi. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü teâlâ anhümâ”, hazret-i Alîde hüzün görüp, sordu: Yâ Alî! Bu ne hüzündür ki, sende müşâhede ederim. Hazret-i Alî buyurdu ki, yâ Fâtıma! Eğer bizim de dünyâlığımız olsa idi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini evimize da’vet ederdik. Nitekim bugün hazret-i Osmân da’vet etdi. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: Biz de da’vet edelim. Hazret-i Alî dedi: Yâ Resûlullahın kızı. Yâ Habîbullahın kerîmesi. Ne ile ikrâm edersin. Hangi ta’âmı yidirirsin. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: O Habîbullahdır. Ona Allahü teâlâ ikrâm eder ve ta’âm verir. Hazret-i Alî, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrlarına varıp, dedi ki: Yâ Resûlallah! Kerîmeniz Fâtıma-tüz-zehrâ sizi evine da’vet eder. Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Yâ Alî! Yalnız beni mi, eshâbımla berâber mi?) Alî “radıyallahü anh” dedi ki: Eshâb-ı kirâm da berâber buyursunlar. Eshâb-ı kirâm ile berâber kalkıp, devletli ve se’âdetli hazret-i Fâtımanın, mubârek evlerine geldiler. Hazret-i Fâtıma, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin dergâhına teveccüh edip, dedi ki, yâ Rabbî! Muhakkak senin Habîbin bugün miskîn kulunun evine geldi. Sen onlara ikrâm eyle, ni’metler ver. Ben fakîr, onlara ikrâm etmeğe ve ni’met vermeğe kâdir değilim [gücüm yetmez]. Bir çömleği vardı. Ateş üzerine [ocağa] koydu. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri kendi lutf ve keremi ile o çömleği ta’âm ile doldurdu. Hazret-i Fâtıma o ta’âmı Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine getirdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Eshâb-ı güzîn o ta’âmdan yidiler. Resûlullah hazretleri buyurdular ki, (İş bu ta’âm Cennet ta’âmlarındandır.) Ondan sonra hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” evine girip, secde eyledi ve dedi ki, (Yâ Rabbî! Benim kölem yokdur ki âzâd edeyim. Velâkin dilerim ki, ümmet-i Muhammedin günâhkârlarından bir mikdârını, Cehennem ateşinden âzâd eyleyesin!) Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Dedi ki, yâ Resûlallah! Senin kızın Fâtıma-tüz-zehrâ günâhkâr ümmet için, münâcât etdi. Allahü teâlâ buyurdu ki: (Habîbime selâm eyle ve de ki, Fâtımanın evine gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem azâbından âzâd eyledim.) Bizi müslimân olmakla ve Muhammed aleyhisselâmın ümmeti olmakla şereflendiren Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne, âline, ezvâcına ve eshâbına ve evlâdına ve uyanlara selâm olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder