28 Temmuz 2010 Çarşamba

Hadis Terimleri Sözlüğü - R

R
Rabbani Hadis
Râcih
Raffâ'
Râfi'
Rakş
Ravâ
Ravâ Anhu
Ravâ Ba'duhum
Ravâ Lehu
Rava'n-Nâs Anhu
Ravâhu
Ravav Anhu
Ravi
Rece'a
Reddû Hadîsehû
Ref’
Refe'ahû
Reka'ik
Remiz
Rıhle
Er-Rıhle Fî Talebi'l-Hadîs
Rical
Ricâlu'l-Hadîs
Ricâluhu Sikât
Rikak
Rivayet
Rivayet Bi'l-Lafz
Rivayet Bi'l-Ma'na
Rivayet Şartları
Rivayeten
Rîvâyetu'd-Darîr
Rivâyetu'l-Âbâ Anil-Ebnâ
Rivâyetu'l-Akrân
Rivâyetu'l-Ebnâ Ani'l-Âbâ
Rivâyetu'l-Ekâbir Ani'l-Esâğîr
Ruba’î
Rubâ'iyyât
Rudde Hadîsuhû
Ruknu'l-Kizb
Rumiye
Rumiye Bi'l-Ahaveyn
Rumiye Bi'l-Kader
Rumuz
Ruvînâ
Ruvîye An Fulân
Ruviye Ani'n-Nebî



R

Rabbani Hadis:

Bk. Kudsî Hadis.

Râcih:

Üstün görülerek tercih edilen anlamında ismi fail olan bu kelime muhtelefu'l-hadîs ilmiyle ilgili olarak birbirine aykırı mânâlar taşıyan iki hadisten tercih sebeplerinden herhangi biri sebebiyle üstün görülerek tercih edilenini ifade eden bir tabir olarak kullanılmıştır. Diğerine ise mercûhun aleyh denilmiştir.

Raffâ':

Yukarı kaldırmak anlamına gelen “refe'a” kök fiilinden alınma mübalağa ile ism-i fa'il olan raffâ' Hadis Usûlünde hadisi HZ. Peygamber (s.a.s)'e nisbet edip merfû' olarak rivayet eden raviye denilmiştir. Manasında mübalağa, ravinin rivayette titiz davranmadığını, rivayetin merfû' olmayanlarını olanlardan ayırmakta ciddiyet göstermediğini ifade eder.
Aynı manada râfi' tabiri de kullanılır. Ancak onda raffâ'daki mübalağa anlamı yoktur.

Râfi':


Bk. Raffâ'.

Rakş:

Sözlükte süslemek, nakşetmek gibi manalara gelen raks, sadece bazı hadis usulü kitaplarında yazının noktalanması manasına kullanılmıştır.
İbnu's-Salâh, raks tabirini kullanmamakla birlikte hadisleri yazan katibin riayet etmesi gereken hususları sayarken noktasız harfleri işaretlemesi gerektiğini söyler. Ona göre noktasız harflerin yazılış usulleri değişiktir. Bazıları noktalı harflerin benzeri olan noktasız harfleri altında bir nokta koyarak belli ederler. Mesela noktasız olan “ra, sad, ti, ayn” gibi harfleri altına nokta koyarak işaretlerler. “sin”in altına konan üç nokta, bazen yanyana, bazen de sacayağı şeklinde konur (. .) gibi. Hadis yazanlardan kimileri mühmel denilen noktasız harfleri belirtmek üzere harfin üstüne uçları yukarı bakan kesik tırnak şeklinde bir işaret koyarlar. Bazıları da mesela noktasız “ha” harfinin altına küçük bir “ha” harfi yazarlar. Aynı şekilde noktasız “dal, ti, sad, sin, ayn” gibi harfleri de altlarına birer küçük harf koymak suretiyle işaretlemiş olurlar. Yazıda en çok kullanılan noktasız harfleri belirtme yöntemleri budur.
Bunun yanısıra çok eski metinlerde görülen başka usuller de vardır. Söz gelimi, noktasız harfin üstüne küçük bir çizgi çekmek, altına “hemze”ye benzeyen bir tırnak işareti koymak bu cümledendir. 980
Buradan anlaşıldığına göre adına kesinlikle raks denilmemekle birlikte yazılı metinlerde birbirine benzeyen harflerin noktalı ve noktasız olanlarını bir birinden ayırdetmek için değişik usuller kullanılmıştır. Bilhassa hadis metinlerini düzgün ve doğru okunacak şekilde yazmak mecburiyeti bazı tedbirler almayı gerektirmiştir. Tabiatiyle bu tedbirler hadis tarihinin ilk devrelerine aittir. Sonraki asırlarda yazı tekniğinin gelişmesi ve hadis lafızlarının tesbit edilmesi sonucu noktasız harflerin işaretlenmesine pek de lüzum kalmamıştır. Bu itibarla raks, hadisciler arasında yerleşmiş bir tabir hüviyetini alamamıştır.
Bir hadisi naklettikten sonra kaynağını göstermede sıkça kullanılır. Mesela, bir hadîs nakledildikten sonra “ravâhu Müslim” denilmişse o hadisin Müslim tarafından rivayet edilerek Sahihinde nakledildiği anlaşılır.
Aynı manada ve yerde ahrecehû tabiri de kullanılır.

Ravâ:

Bk. Rivayet.

Ravâ Anhu:

Bk. Rivayet.

Ravâ Ba'duhum:

“Kimileri rivayet etti”,demek olan bu tabir temrîz sigalarındandır.
İbnu's-Salâh'ın kaydettiğine göre muhaddis, zayıf hadisleri isnadsız olarak rivayet ederken asla kale Resûlullâh (s.a.s) ve benzeri cezm sigaları kullanamaz. Onların yerine ruviye ani'n-Nebî veya belağanâ anhu, verede anhu, câ'e anhu, ravâ ba'duhum gibi temrîz sigalarından birini kullanması gerekir. Sahih mi, zayıf mı olduğu kesinlikle bilinmeyen hadîsler için de hüküm aynıdır. 981

Ravâ Lehu:

Bk. Rivayet.

Rava'n-Nâs Anhu:

Ondan rivayet edenler oldu anlamıyla, bazı alimlerce ravilerin ta'dîlinde kullanılan lafızlardandır. es-Sehâvî'ye göre ta'dîlin atınca mertebesine delalet eden lafızlar arasındadır.
Bazı alimlerce aynı yerde aynı manaya gelmek üzere ravav anhu lafzı kullanılmıştır.

Ravâhu:

Sözlük manasiyle “onu rivayet etti” demektir. Tabirin sonundaki hu” zamiri yerine “bu hadisi” kelimeleri takdir edilrse faili ile birlikte “bu hadisi falanca rivayet etmiştir” manasını verir.

Ravav Anhu:

Bk. Rava'n-Nâs anhu.

Ravi:

Sözlük yönünden “su başına gitmek, kana kana su içmek” manasına gelen “ravâ” kök fiilinin ismi failidir. Hadis Usulünde genellikle Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadislerini rivayet eden kimseye denir. Çoğulu ruvât gelir.
Diğer taraftan ravi, özel manada ve müsnid karşılığı olarak hadis taliblerinin en aşağı mertebesinde olan ve hadis rivayetine yeni başlamış bulunan öğrenciye de denir. Raviler için çoğul manasiyle nakale-i hadis tabiri de kullanılır.
Bir hadisin sıhhati, önce onu rivayet eden ravilerin her bakımdan güvenilir kimseler olmalarına bağlıdır, bir ravinin güvenilir olması için onda bazı vasıfların bulunması gerekir. Bu vasıfların ilki müslüman olmaktır. Bazı Hadis Usulü alimlerine göre ravinin müslüman olması adaletli olması için yeterlidir.
İkincisi adalettir. Adalet, ravinin müslüman olmakla birlikte fışkına sebep olan her türlü söz, iş ve davranışlardan uzak kalması ve mürüvvet sahibi olmasiyle gerçekleşir.
Üçüncüsü zabt sahibi olmasıdır, ravinin zabtı, ezberinden rivayet etmesi halinde kusursuz ezberlemiş, kitabından rivayeti halinde ise yazı zabtını iyi yapmış bulunması vasfıdır.
Ravinin rivayetlerinin kabulü için bulunması gereken şartların dördüncüsü, akıl ve buluğ çağına ermiş olmaktır. Ravinin akıllı olması, dikkatli, akıl melekeleri tam, zeki ve uyanık olmasıdır. Büluğ çağına ermek ise mükellefiyetin şartlarındandır. Bir kimse çocukluk çağında herhangi bir hadis ezberlemiş ise onu ancak erginlik çağına erdikten ve isnadıyle aldıktan sonra rivayet edebilir.
Hadisleri nakleden raviler sahabe, tâbi'in, etbâ'ut-tâbi'în sırasıyle nesil nesil gelmiştir. Herbir nesilde yetişenler, bir önceki nesilden adıklannı kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. Bunların her-biri kendi aralarında tabaka, denilen gruplara ayrılmışlardır. (Bk. Tabakâtur-Ruvât).

Rece'a:

Bk. Lahak.

Reddû Hadîsehû:

“Hadislerini reddettiler” demek olup cerh lafızlarındandır. Cerhin dördüncü mertebesinde yer alır.
Kaide olarak cerhin dördüncü mertebesinde bulunan lafızlardan birisiyle cerhedilen ravinin hadisleri dini konularda delil olamaz. Ne yazılır ne de itibar için dikkate alınır.
Rudde hadîsuhu lafzı da aynı manada ve yerde kullanılır.

Ref’:

Sözlükte “Refe'a” kök fiilinin mastarıdır ve yukarı kaldırmak, yükseltmek gibi manalara gelir. Hadis terimi olarak hadisi, isnadını Hz. Peygamber (s.a.s)'e kadar ulaştırıp merfû' olarak rivayet etmeye denir.
Aynı terim yerine göre irsalin zıddı olarak, hadisi senedinde ravi atlamadan muttasıl olarak rivayet etmek manasına da kullanılmıştır.

Refe'ahû:

“Hadisi ref’ etti” manasına gelen bu tabir, ravinin hadisi, isnadını Hz. Peygamber'e kadar ulaştırarak onun sözü olarak rivayet etti manasına kullanılır.
Bir hadisten bahsederken daha çok sahabî ravi hakkında kullanarak onun hadisi, isnadını Hz. Peygamber'e kadar ulaştırarak rivayet etmesinden söz etmek hadisin merfu olduğunu ifade etmektir. Aynı manada merfû'an, yerfe'u'l-hadîs tabirleri de kullanılır.

Reka'ik:

Bk. Rikak.

Remiz:

Sözlükte mutlak olarak işaret etmek manasına mastardır. Çoğulu rumuz gelir.
Hadis Usulünde, isnadlarda çokça geçen bazı lafızların yazılırken yerine göre kısaltılarak yazılmasında kullanılan kısaltmalara denir. Gerçekten böyle lafızlar yazılırken bazen hazfedilir; bazen de kısaltılarak remiz haline getirilir. Bu uygulama hadisciler arasında adet olmuştur.
Remizleri bilmek, bilhassa yazma hadis kitaplarını doğru okumak yönünden büyük önem taşır. İsnadda en fazla kullanılan haddesenâ'nın remzi (se-nâ) dır. Bazen yalnız zamiri yazıp kelimeyi (nâ); nadir olsa bile, bazen de bir dal ilave ederek (de-se-nâ) şeklinde getirirler. Sonucu remiz, daha çok mağribliler arasında kullanılmıştır.
Haddesenînin remzi, (se-nî) yahut (de-se-nî) dir. Ahberanâ’nın remzi (enâ)dır. Kale haddesenâ'nın ki ise veya lu (ka-se-nâ) dır. Enbe'enâ'nın remzi yoktur.
Çeşitli kaynak eserlerden derlenmiş seçme hadisleri bir araya toplayan kitaplarda her hadisin kaynağını göstermek üzere de bazı remizler kullanılmıştır. Söz gelimi es-Suyûtî, veciz hadislerden oluşan el-Câmi'u's-Sağîr isimli meşhur eserinde aşağıdaki remizleri kullanmıştır:
Buhâri; Müslim; Muttefekun Aleyh; s: Ebu Dâvud; Tirmizî, Nese'î, İbn Mâce; Musned Ahmed b. Hanbel; Abdullah b. Ahmed'in Musned'e zevâidi; el-Mustedrek; Buhari, el-Edebul-Mufred; Buhari, et-Tarîhu'1-Kebîr; Sahih İbn Hibbân; et-Taberânî (M.Kebîr); et-Taberânî (M. Evsat); et-Taberânî (M. Sağîr); Sünen Sa'îd b. Mansûr; Musannef İbn Ebî Şeybe; Musned Ebi Ya'lâ'l-Mevsılî; Musannef Abdirrezzâk; Sunenu'd-Dârekutnî; Deylemî, el-Musnedu'1-Firdevs; Ebu Nu'aym, Hilyetul-Evliyâ; el-Beyhakî, Şu'abu'1-İmân; el-Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ; İbn Adî, el-Kâmil; el-Ukayli, Du'afâ'u'r-Ricâl; el-Hatîbu'l-Bağdâdî, Tarihu Bağdâd. 982
Bu remizlerden bir kısmı diğer bazı hadis alimlerince de kullanılmış ve adeta yerleşmiştir.

Rıhle:

Bir yerden bir yere sefer etmek, göç etmek manasına “rahale” kök fiilinin mastarıdır. Hadis ilminde muhaddislerin hadis rivayeti için uzak diyarlara gitmesi manasına kullanılır. Aynı tabir bilhassa rical kitaplarında hedefini de ifade edecek tarzda er-Rıhle fi talebi'l-hadîs şeklinde de geçer.
Hadis tarihinde nhlelerin büyük önemi vardır. Hadis elde etmek uğruna yapılan yolculuklar sahabîlerle başlamıştır. Hz. Peygamber henüz hayatta iken civar kabilelerde yaşayan müslümanl ardan bir konuda bilgi almak veya işittikleri bir peygamber sözünü bizzat söyleyenin ağzından duyarak öğrenmek üzere Medine'ye gelenler olmuştur. 983 Bu yolculuklar rıhlelerin başlangıcı sayılır. Daha sonra, genişleyen İslâm ülkelerine giderek yerleşen sahabîlerle görüşerek onlardan hadis rivayet etmek üzere uzun, yorucu ve çetin yolculuklar yapılmıştır. Bu arada kendi bildiği hadisi başka sahabîye sorarak emin olmak için yolculuk yapan sahabîler de olmuştur. Meselâ, Ebu Eyyûbu'l-Ensârî işittiği bir hadisi sormak maksadiyle Ukbe b. Amr'ın yanına Mısır'a gitmiştir. 984Câbir b. Abdillâh bir tek hadis uğruna Abdullah b. Uneys'in yanına gitmek için bir aylık yol katetmiştir.985 Aynı Sahabi, Mesleme b. Muhammed'in bildiği bir hadisi elde etmek uğruna Mısır'a gidip gelmişdir.
Tâbî'îler arasında da hadis elde etmek yolunda yollara düşenler hayli çoktur. Söz gelimî Muhammed b. Şîrîn hadis rivayet etmek maksadiyle Kûfe'ye gelmiş, orada Ubeyde, Alkame ve Abdurrahman b. Ebî Leylâ ile görüşmüştür. Eş-Şa'bî, işitmiş olduğu üç hadisi doğrulamak gayesiyle “belki Hz. Peygamber'i gören veya onun sohbetinde bulunan birine rastlarım” diye Mekke'ye gitmiştir. Tâbi'îlerin sahabîlerle ve hadisleri bilen diğer tâbi'îlerle görüşmek üzere yaptıkları nhlelerin sayısız örneği vardır.
Aynı ilim yolculukları daha sonraları da devam etmiştir. Sonraki yıllarda rıhlelerin tamamen bir beldede bulunan meşhur bir muhaddisi görüp ondan hadis rivayet etme maksadı taşıdığı görülür. Bu demektir ki ne rıhlelerde ne de gayesinde herhangi bir değişiklik olmamış, hadis uğruna yapılan çetin yolculuklar sürüp gitmiştir. Meselâ beşinci hicrî asır alimlerinden Ebu'l-Velîd el-Bâcî hadis öğrenme uğruna Endülüs'ten kalkarak Bağdat'a gelmiştir.
İslâm alimleri Musa (a.s)’ın Yüce Allah'ın ledün ilmi verdiği kişiyle buluşmak üzere seyahate çıkışını rıhle olarak yorumlamışlardır. Böylece rıhîelere verilen önemin arttığı muhakkaktır.
el-Hatîbu'l-Bağdâdî'ye göre rıhlelerin iki gayesi vardır. Birincisi, isnadda uluvv ve erken hadis işitme, ikincisi, hadis hafızları ile buluşarak onlarla hadis müzakere etmek, onların hadis bilgilerinden faydalanmaktır. Buna göre her iki maksadı kendi ülkesinde gerçekleştirmesi mümkün olan bir hadis talibinin nhle maksadiyle yurdundan ayrılması gerekmez. Hadis tahsilini önce kendi ülkesinde tamamlar, sonra isterse rıhle için vatanından çıkar, şu da var ki hadis talebi için seyahate çıkmaya azmettiğinde önce kendi vatanındaki şeyhlerden rivayeti tamamlaması, onlardan mümkün olduğu kadar hadis yazması gereklidir. 986
Bununla birlikte müslümanlar arasında meşakkat çekmeden rahat elde edilen ilmin fayda vermeyeceğine inanarak rıhlelere çıkanlar da olmuştur. İlim uğruna geçici bir zaman için yurdundan ayrı kalmak bir yana, bir hadisi bir raviden değil de şeyhinden rivayet ederek âlî isnad elde etme peşinde koşmak gibi pek de zorunlu olmayan ilim yolculukları yapanlar da hayli fazladır, er-Ramehurmuzî bunlara ilişerek hiç de zorunlu olmayan yolculuklara çıkıp çoluk-çocuğunu terk edenler, ana-babasının hakkını ödemeyemeyenler, günlerce aç susuz kalarak eziyet çekenlerden bahseder. 987
Meşhur hadis alimi el-Hatîbu'l-bağdâdî'nin rıhle konusunda er-Rıhle fi Talebi'l-Hadîs isimli bir kitabı vardır.

Er-Rıhle Fî Talebi'l-Hadîs:

Bk. Rıhle.

Rical:

Kelime olarak “er kişi” manasına gelen “racul”ün çoğulu olan rical, Hadis Usulü ilminde hadisleri rivayet eden raviler hakkında kullanılan umumî bir tabirdir. Ricâlu'l-hadis de denilen rical, hadis rivayetiyle meşgul olanlardır. Şu hadisin ricali sikadır denildiğinde daha hususî manada kullanılmış ve o hadisin senedini teşkil eden raviler kasdedilmiştir.

Ricâlu'l-Hadîs:

Bk. Rical.

Ricâluhu Sikât:

Ravileri sikadır demek olup sahihlik şartlarını taşıyan bir hadisin hüküm çıkarmaya elverişli olduğunu belirten bir tabirdir.

Rikak:

“Rikkat” kelimesinin çoğuludur. Yufka yüreklilik, kalbin yumuşaması manasına gelir.
Hadis Usulünde rikak (veya rekâ'ik) cami türü kitaplarda insanların zühd hayatı ile ilgili hadisleri ihtiva eden ana bölüm başlığının adıdır.

Rivayet:

Sözlükte “kuyudan su çekmek, birine su getirmek, su başına gitmek, kana kana su içmek ve ip bükmek manalarını veren “ravâ” kök fiilinin mastarıdır. Umumî manada bir sözü veya olayı bir başkasına nakletmeyi ifade eder.
Hadis terimi olarak rivayet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetini aksettiren hadislerin haber verenlere isnad edilerek nakledilmesine denir. Bu tarife göre rivayette üç unsur vardır. Bunlardan birincisi, rivayete esas olan hadis; ikincisi bu hadisi, kendisine haber verene isnad ederek nakleden kimse; üçüncüsü de hadisi kendisine nakledenden alan kişidir. 988Hadisten maksat, Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri, takrirleri ve ona ait vasıflardır. Bunları, kendisine haber veren kişiye isnad ederek nakledene genelde Şeyh denir. Şeyhe merviy anh denildiği de olur. Şeyhten, rivayete esas teşkil eden hadisleri ona isnad ederek rivayet eden kimseye ise ravi adı verilir. Buna göre rivayet, Hz. Peygamber'e ait veya onunla ilgili bir haberin bir kimseden diğerine nakledilmesidir.
Bununla birlikte merviy anh’ın bir hadisi, kendisine haber verene isnad ederek başkasına nakletmesine de rivayet denilmiştir. Bu nüansı belirtmek üzere umumiyetle tâlib durumundaki ravinin şeyhinden rivayetini ifade için ravâ anhu denildiği halde, şeyhin bir hadisi talebeye aktarmasını ifade etmek maksadiyle ravâ lehû tabiri kullanılmıştır.
Hadisler nesilden nesile rivayet yoluyla aktarılmıştır. Önce sahabîler, Hz. Peygamber (s.a.s)'den duyduklarını, gördüklerini ve öğrendiklerini ona isnad ederek tabi'îlere nakletmişlerdir. Tâbi'îler de sahabeden rivayet ettikleri hadisleri onlara isnad ederek başkalarına aktarmışlardır. Böylece hadisi, kendisine haber verene isnad ederek nakletmek işi yıllarca ve nesiller boyu devam etmiştir. Hatta zamanla tasnif edilen hadis kitapları bile nesilden nesile belli usullerle rivayet edilerek intikal etmiştir.
Rivayetin güvenilir bir şekilde yapılabilmesi için bazı şartları ileri sürülmüştür. Bunlara şurût'r-rivâye veya sıfatu rivayeti’1-hadîs denilmiştir. Rivayetin sıhhati bu şartlara riayetle birlikte önce rivayetin temelini oluşturan hadisi, işittiği kimseye nisbet etmekten ibaret isnadın sıhhatine bağlıdır. Diğer taraftan hadisi rivayet eden şeyhin kısaca, rivayetine güvenilir, adaletli ve zabt vasfına sahip olması rivayetin sıhhati ile yakından ilgilidir. Nihayet rivayete esas olan hadîsin, merviy anhdan işitildiği gibi muhafaza edilerek değişikliğe uğramaması da rivayetin sahih olması bakımından üzerinde durulması gereken bir husustur. Bir hadisi bütün bu şartları yerine getirerek sahih bir şekilde rivayet edebilmek için rivayet metotları tesbit edilmiş ve uygulanmıştır.

Rivayet Bi'l-Lafz:

Bk. Lafzen Rivayet.

Rivayet Bi'l-Ma'na:

Ma'nen rivayet de denir. Her ikisi de mana ile rivayet demektir. Kısaca, hadislerin manasıyla rivayet edilmesine denir.
Hadisler, yerine göre Hz. Peygamber'den yıllarca sonra rivayet edilmiştir. Bu itibarla bir kısmının aradan zaman geçmesi dolayısiyle onun ağzından çıkan sözler yerine onlarla aynı manaya gelen başka lafızlarla nakledildiği olmuştur. Hadisin manasını bozmayacak şekilde bazı kelimelerinin yerine onunla aynı manaya gelen başkalarını getirerek rivayete bu isimler verilmiştir.
Hadislerin manasiyle rivayetine şu hadisin rivayeti misal verilebilir:
“Koğucu olanlar Cennete giremezler”. 989Bu hadis, bazı raviler tarafından metindeki “kattât” kelimesi yerine aynı manaya gelen “nemmâm” lafzı ile rivayet edilmiştir. 990Her iki kelime de koğucu manasına gelir. Şu hale göre, hadisin bir kelimesi yerine aynı manaya gelen bir başka söz getirilmekle mana bozulmamıştır. Dolayısiyle hadis, metnindeki bir kelime manası bozulmayacak şekilde başka bir kelimeyle değiştirilerek rivayet edilmiştir. İşte ravinin, şeyhinden işittiği hadisleri kelimesi kelimesine rivayet etmesine lafzan rivayet, bazı kelimeleri yerine manasını değiştirmeyecek başka sözler getirerek rivayette bulunmasına ise ma'nen rivayet adı verilir.
Hadislerin manasıyla rivayeti başlıca üç şekilde olur:
1. Bir sözü, onunla aynı manaya gelen bir başkasıyla değiştirerek. Söz gelimi “ka'ade” yerine “celese”, “alime” yerine “arefe” veya “edreke”, “istitâat” yerine “kudret”, “nebi” yerine “resul” kelimelerini getirmek suretiyle rivayet gibi.
2. Hadisteki bir lafız yerine aynı manayı vediği zannolunan, ancak kesinlikle aynı manaya gelmeyen bir kelime getirerek. Bu şekildeki ma'nen rivayetin caiz olmadığında hadis âlimlerinin görüş birliği vardır. Sebebi, böyle bir durumda mananın bozulacağıdır.
3. Ravi, hadisin manasını kavradığına kesinlikle inanır. Rivayet ederken bazı sözleri yerine onlarla eş-manalı başka sözler kullanacağı yerde, manayı kendi anladığı şekilde ifade ettiğine kesin olarak inandığı başka sözler getirerek rivayet eder. Getirilen ibarenin değiştirilen sözlerle kasdedilen manaya gelmesi şartıyla alimlerin çoğunlukla kabul ettikleri mana ile rivayet şekli budur.
Hadisleri Hz. Peygamber'den ilk olarak rivayet etmiş bulunan sahabe, ondan görüp işittiklerini naklederken büyük sorumluluk taşıdıklarının bilinci içindeydiler. Bu yüzden hadisleri, lafızlarını değiştirmeden rivayet etmeye büyük özen gösteriyorlardı. Büyük bir kısmı hadislerin, Hz. Peygamber'den nasıl işitilmişse o şekilde rivayet edilmelerinin şart olduğu görüşündeydi. Nitekim Abdullah b. Ömer, “Münafığın meseli, iki koyun sürüsü arasında kalan şaşkın koyunun meseli gibidir” hadisini991, manasını bozmayacak şekilde bir kelime değişikliği yaparak “kemeseli'ş-şâti'r-râbidati” şeklinde rivayet eden birini azarlamış ve “Yazıklar olsun sana! Allah Resulüne karşı yalan söyleme” demiştir. 992Aynı sahabî İslam'ın beş şartını sıralayarak sayan birine Ramazan orucunu beşinci şart olarak sona almasını söylemiş ve Hz. Peygamber'den nasıl işitilmişse öyle rivayet edilmesi lazım geldiğine işaret etmiştir.
Sahabeden sonra gelen Tabiîn ve Tebe'u't-Tâbi'in devirlerinde de hadislerin genellikle değiştirilmeden lafzıyla rivayet edilmeye çalışıldığı görülür. Bununla birlikte zamanla bu konu hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinin caiz olup olmadığı konusuna dönüşmüş ve İslam alimleri, özellikle muhaddisler arasında görüş ayrılığına yol açmıştır. Kasım b. Muhammed, Muhanımed b. Şîrîn, Sufyan b. Uyeyne, İmam Malik, Ebu İshâk İsferâ'inî, Ebu Bekr er-Râzî, İbn Hazm gibi âlimler Arap dilinin üslup özelliklerine hakkıyla vakıf olması gereken muhaddislerin hadisleri, işitilen lafızlarını aynen muhafaza ederek rivayet etmeleri gerektiği, bunları hiçbir şekilde değiştirmelerinin caiz olmadığı görüşündedirler. Bu görüşte olanların dayandıkları deliller şunlardır:
a) Hz. Peygamber Veda Haccında binlerce sahabînin huzurunda,
“Benim sözlerimi işitip belleyenin, sonra işittiği şekilde başkalarına ulaştıranın Allah yüzünü ak etsin; zira nice kimseler vardır ki, belledikleri ilmi kendilerinden daha bilgili birine ulaştırmış olurlar” buyurmuştur. 993Dikkat edilirse hadiste Hz. Peygamber'in sözlerini işittiği şekilde ve değiştirmeksizin başkalarına ulaştıranlar öğülmüştür. Onun sözlerini değiştirmeden başkalarına ulaştırmak ancak kelimesi kelimesine tekrarlamak suretiyle rivayet etmekle olur.
b) Hz. Peygamber Arapların en güzel konuşanıydı. Sözleri ölçülü, dinleyenlerin anlayabilecekleri şekilde açık, herbir kelimesinde ayn bir mana, yerine göre bir edebî güzellik veya özellikle hüküm bulunacak şekildeydi. Eğer ona ait sözler rivayet sırasında değiştirilirse, bir an için mananın değişmeyeceği kabul edilse bile, bu özelliği kaybolur. Öyleyse hadislerin işitildiği şekilde muhafazası ve değişikliğe uğramadan rivayet edilmeleri gerekir. Nitekim aynı sebepten dolayı Kur'ân-ı Kerim'in manasıyla rivayeti caiz görülmemiştir.
c) Hz. Peygamberin sahabeden el-Berâ b. Âzib'e bir dua öğretirken onun duada geçen “nebiyyike” kelimesi yerine aynı manada “resûlike” demesi üzerine “hayır öyle deme, nebiyyike de” buyurduğu rivayet edilmiştir. 994Allah Resulünün bu ikazını, sözünün kelimesi kelimesine nakledilmesini istemesine bağlamak en isabetli yorum olur.
d) Sonraki devirlerde yaşamış olan müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'in her sözünü değişik yorumlamak sonucu, birçok faydalı bilgiler elde etmişlerdir. Halbuki hadisler, lafızlarıyla değil de manalarıyla rivayet edildikleri takdirde bir lafzın yerine getirilmiş başka sözün, ne kadar aynı manaya gelirse gelsin, aynı bilgilere yorumlanması imkansızdır. Bunun gibi değiştirilen sözler arasındaki küçük farklardan dolayı hadisin, olduğundan daha değişik manalarda anlaşılması ihtimali de her zaman için vardır.
e) Bir ravinin Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir sözünü değiştirmesi caiz olunca ondan rivayet edenin de değiştirmesi caiz olur. İkinci raviden rivayette bulunan bir üçüncü raviye aynı iş daha kolay gelebilir. Bu takdirde Hz. Peygamber'in sözü ile son ravinin rivayeti arasında geniş ölçüde farklılık meydana gelebilir. Böyle olduğu için hadislerin, sözleri değiştirilmeden rivayet edilmeleri kaçınılmaz bir zaruret halini alır.
Diğer taraftan İmam Malik, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadislerini lafzen rivayet edildiği şekilde hıfzederek nakletmekle birlikte Hz. Peygamber'in dışındakilerden gelen mevkuf ve maktu rivayetlerin manen rivayet edilmelerinin caiz olabileceği görüşündedir.
Görüldüğü gibi, kimi alimler yukarıda nakledilen aklî ve nakli delillere dayanarak hadislerin manasiyle değil lafzen rivayet edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık kimi alimler de hadislerin manasiyle rivayet edilmesini caiz görmüşlerdir. Bunlar, görüşlerine delil olarak bazı haberler nakletmişlerdir. Bunlardan birine göre Hz. Peygamber (s.a.s)'e sahabeden bazıları
“Ya Resulallah! Senden hadis işitiyoruz, fakat işittiğimiz gibi eda edemiyoruz” deyince, O,
“Helali haram; haramı helal yapmadığınız ve manasında isabet ettiğiniz sürece işittiğiniz gibi eda etmenizde beis yoktur” buyurmuştur. 995Bir başka rivayete göre ise Mekhûl şöyle demiştir: “Sahabî Vasile b. el-Eskâ’ın yanma girdik. Bize Hz. Peygamber (s.a.s)'den işitmiş olduğun içinde vehim ve nisyan olmayan bir hadis rivayet et” dedik. Bize
“Bu gece içinizden Kur'ân okuyan oldu mu?” diye sordu
“Evet” dedik,
“Okuduğunuz Kur'ân'a elif, vav veya başka bir harf eklediniz mi?” dedi. Ben
“Kur'ân-ı Kerim'in lafızlarını iyice hıfzetmediğimiz için bazen fazla, bazen de noksan okuyoruz” cevabını verdim. O zaman şöyle dedi:
“Elinizdeki Kur'ân-ı Kerimi gece gündüz okuduğunuz halde (lafızlarını iyice ezberliyemediğinizi söylüyorsunuz da) bizler Hz. Peygamberden bir veya iki kere işittiğimiz bir sözü vehim veya hataya düşmeden, noksan veya fazla olmadan nasıl rivayet edebiliriz? Hadisi size manasiyle rivayet edersem bu size yeter.” 996
Hadislerin manasiyle rivayet edilmelerini caiz görenler Ayrıca şu aklî delilleri de ileri sürmüşlerdir.
1. İbn Mes'ud ve diğer bazı sahabîler rivayetlerinde;
“Hz. Peygamber (s.a.s) şunları buyurdular yahut bunun gibi, veyahutta buna benzer bir söz söylediler” demişlerdir. Demek oluyor ki, böyle diyen sahabî, Hz. Peygamber'in ne söylediğini hatırlayamamış, sözlerinin yerine manasını rivayet etmiştir, aynı şekilde birçok sahabînin,
“Hz. Peygamber (s.a.s) bize şunu emretti, bizleri şundan men etti” dedikleri bilinmektedir. Bu, Hz. Peygamber'in bir şey emredip ötekini yasaklarken söylediklerinin tekrarı değil, manasının rivayetinden başka bir şey değildir.
2. İmam Şâfi'î'nin belirttiğine göre tâbi'ilerden biri “yetiştiğim kimi sahabîler bir hadisin manasında birleştikleri halde sözlerinde ihtilaf etmişlerdi. İçlerinden birine bu hali söyledim, “manası bozulmadıktan sonra bunun bir mahzuru yoktur” diye cevap verdi” demiştir. Sahabilerin yukardaki sözleriyle tabiîlerin bu görüşleri, hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinin caiz olduğu konusunda icma mesabesindedir.
3. Yine sahabîlerden aynı mecliste oturup bir kıssayı değişik sözlerle rivayet ettikleri halde birbirlerini uyarmadıklarını gösteren rivayetler vardır. Bu da onların hadisleri manasıyla rivayette bir sakınca görmediklerini gösterir.
4. Sahabîler Hz. Peygamberle birlikte bulunduklarında ondan işittiklerini hemence yazmadıkları gibi ezberlemek için huzurunda tekrar da etmiyorlardı. Böyle iken, belledikleri hadisleri aradan uzun yıllar geçtikten sonra rivayet etmeleri gösterir ki onların ezberledikleri çok kere Hz. Peygamber'in lafızları değil, ağzından çıkan sözlerin taşıdığı manadır.
5. Bir sözde asıl olan o sözün kendisi değil, manasıdır. Söz, manayı bildiren vasıtadan başka bir şey değildir. Öyleyse asıl olan, manayı verecek bir söz yerine aynı manayı veren başkasını getirmenin bir mahzuru olmamak gerekir.
6. Tâbi'îler ile Tebe'u't-Tabi'în arasında çoğu azadlı köle olan hayli hadis alimi yetişmiştir. Bunların büyük çoğunluğu Arap asıllı değildir. Böyle olduğu için Arap dilinin kaidelerini ve ifade özelliklerini tam manasıyla bilmeleri imkansızdır. Halbuki bunların rivayetlerinde pek çok i'rab hatası ve şive farklılığından doğan yanlışlar vardır. Bu hatalı ve farklı rivayetler, aralarında-hadislerin mana ile rivayet edilmelerini caiz görenlerin de bulunduğu birçok muhaddis tarafından oldukları gibi rivayet edilmişlerdir. Bu da sahabe ve tabi'în devirlerinde mana ile rivayetin yaygın hale gelmiş olduğunu gösterir. Kaydetmek yerinde olur ki sahabenin doğru olmayan bir şeyi yapmalarına ne imkan vardır ne de böyle bir şey onlar için düşünülebilir.
7. Hadislerin mana ile rivayet edilmelerini caiz görenler, aksi görüşte olanların ileri sürdükleri “Benim sözümü işitip belleyenin sonra da işittiği gibi başkalarına ulaştıranın Allah yüzünü ak etsin; zira nice kimseler vardır ki, belledikleri ilmi kendilerinden daha bilgili birine ulaştırmış olurlar” manasına gelen hadisin aslında kendilerini desteklediği kanaatindedirler. Oysa bu hadis önce birbirinden farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Bu o hadisi rivayet edenlerin aslında Hz. Peygamber'in sözlerini değil, o sözlerden kasdedilen manayı rivayet etmelerinden başka bir anlama gelmez. Öte yandan hadiste “kema semi'ahâ” buyurulmuştur.
Hadisin bu kısmındaki “kef” harfi teşbih içindir. Bu itibarla bu kısım “işittiği gibi” manasına gelmez. Aksine “işittiği lafızların benzerleriyle” demek olur. Öyleyse Hz. Peygamber'in ilim yolcularına müjdeler veren bu sözleri, aynı zamanda hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinde bir sakınca olmadığını gösterir. 997
Burada çok önemli bir noktaya işaret etmek gerekir. Hadislerin manasıyla rivayet edilmeleri konusundaki görüş ayrılıklarının hiçbiri yazılı hadis kaynaklan için geçerli değildir. Bu kaynaklardaki hadislerin herhangi bir lafızının bir başkasıyla değiştirilmesi caiz görülmemiştir. Bunun sebebi şudur: Hadislerin manasıyla rivayet edilmelerini caiz görenler bunu işitilen sözlerin kelimesi kelimesine zaptedilerek ezberlenmesindeki güçlüğü göz önünde tutarak yapmışlardır. Hadisler tesbit edilip yazılı metinlere ve kitaplara geçirildikten sonra bu güçlük ortadan kalkmıştır. Kaide olarak, mahzuru mubah yapan sebep ortadan kalkınca mahzur devam eder. Buna alimler arasında birlik vardır.
Görüldüğü gibi, sahabe ve tabiîlerden çoğuna göre hadislerin mana ile rivayet edilmeleri caizdir. Yeter ki hadisin manası bozulmasın. Bununla birlikte bazı alimler, mana ile rivayeti bir sözde caiz görmüşler, cümlelerde görmemişlerdir. Bazı alimlere göre de hadisin lafızlarını hatırlayan kimseler için mana ile rivayet caiz değildir. Nihayet bazıları da hadislerin manasıyla rivayet edilmesini yalnız hadisi ezberlediği halde sonradan unutan, sadece manasını aklında tutabilen kimseler için caiz görürler. Böylelerinin hüküm çıkarmak için gerektiğinde hadisi, manasıyla rivayet etmeleri gerekir. Fakat ezberlediği hadislerin sözlerini, hatırlayanlar için onları manasıyla rivayet caiz gorülmemişitir.
İbn Hacer'e göre muhaddislerin çoğu, hadislerin mana ile rivayet edilmelerinin caiz oduğu görüşündedirler. Onların en kuvvetli delilleri, İslâm Şeriatının yabancılar için Arapçadan başka dillerle izah edilmesinin caiz olduğu konusundaki icmadır. İslam şeriatının yabancılar için Arapçadan başka dillerle izah edilmesi caiz olunca, aynı şeyin değişik lafızlarla Arapça anlatılması öncelikle caiz olur. 998
Son olarak şunları söylemek gerekir. Hadislerin manasıyla rivayet edilmelerinin caiz olduğu görüşünde olanlar böyle rivayet için bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Bu konuda el-Hatibu'l-Bağdadî, özetle şunları söylemiştir: “Selef hadiscilerin çoğu hadisin manası üzere rivayet edilmesinin caiz olmadığı, her lafzın takdim tehir olmadan ve ne fazla ne de eksik olmaksızın rivayet edilmeleri gerektiği görüşündedirler. Bu görüşte olanlar hadislerin sözlerini ve mevzuunu iyi bilen âlimlerle bilmeyenleri ayırmamışlardır. Şu var ki, selef alimlerinden bazılarının hadisi, manasını ve bir lafzın yerine geçecek öteki lafzı iyi bilerek manasıyla rivayet ettikleri zikredilir. Fakihlerin hemen hepsine göre hadisi manasıyla rivayet, hitap yerlerini ve lafızların manalarını bilen alime caizdir. Bundan haberi olmayan cahil birine caiz olmadığında ihtilaf yoktur.
Kimi âlimlere göre, muhaddise manası kapalı ve birkaç manaya muhtemel hadisi lafzıyla rivayet etmesi vacip olur. Hadis öyle olmayıp da manası açık olduğu takdirde ravinin Hz. Peygamber (s.a.s)'in kullanmış olduğu lafzın yerine geçecek bir başka lafız kullanmasında sakınca yoktur. Ancak bu takdirde Hz. Peygamber'in hadisteki sözünün yerine getirilen kelimenin, “kame” sözünü “neheda”; “kale” yi “tekelleme”; “celese”yi “ka'ade”; “arefe”yi “alime”; “erade”yi “kasade”; evcebe”yi “ferada”; “hazara”yı “harame” şeklinde değiştirmesi gibi, ne fazla ne noksan, ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in kullandığı lafızdan fazla manaya muhtemel olmaması gerekir. Ravinin hadisleri manasıyla rivayeti bu şartlarla caiz olur. Bizim benimsediğimiz görüş de budur. Ancak bir şart daha vardır ki o da şudur: Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir sözünü işitenin o sözün dildeki manasını ve ne maksatla söylendiğini iyi bilmesi icab eder. Eğer Hz. Peygamber'in sözündeki mecazi, istiareyi bilirse onun bu sözlerindeki maksadını zikretmeksizin mücerred lafzı zikretmesi doğru olmaz. Böyle yaptığı takdirde hata etmiş olur. O zaman da hadisi lafzıyla rivayet etmesi uygun düşer.” 999
Demek oluyor ki, hadislerin manasıyla rivayet edilmeleri kısaca, manasını bozmamak, Hz. Peygamber'in anlatmak istediğini değişik gösterecek şekilde lafızları değiştirmemek şartıyla caiz görülmüştür. Burada esas olarak hadislerin doğru anlaşılmalarının öngörüldüğü dikkati çekmektedir.

Rivayet Şartları:

Ravinin şeyhinden rivayetinin sağlam bir şekilde olmasını sağlamak üzere bazı şartlar konulmuştur. Bu şartlara Hadis Usulünde sıfatu rivayeti'l-hadîs veya daha çok şurûtu'r-rivâye başlıkları altında yer verilir.
İbnu's-Salâh, kitabının 26. bahsini “sıfatu rivayeti'l-hadîs ve edâ'ihî” başlığı altında bu konuya ayırır ve burada önce bir kısım hadiscilerin hadis rivayetini zora koşarak ifrata kaçtıklarını, bir kısmının ise işi gevşek tutarak tefrite düştüklerini kaydeder. Sonra da muteşeddid denilen rivayette işi sıkı tutanların, ravinin hıfzından rivayet etmesine taraftar olduklarını; hıfzından rivayet etmediği takdirde hadîsinin hüccet sayılamıyacağı görüşünde olduklarını kaydeder. Ebu Hanîfe, İmâm Mâlik, Şâfiîlerden Ebu Bekri's-Saydalânî rivayette şiddet yani işi sıkı tutmak taraftarıdırlar. Buna karşılık gevşek davrananlar da vardır ki bunlara mutesâhil denilmiştir. Bunlar daha çok kitabından icazetle rivayette bulunanlardır. İçlerinde işi öylesine gevşek tutanlar vardır ki, önceden işittikleri musannef bir eseri bilâhare yaşlandıklarında kendilerine ihtiyaç duyumsal anında cahillik ve hırs yüzünden, satın veya ödünç aldıkları mukabele edilmemiş bir nüshasından rivayete kalkışmışlardır.
Aslında rivayette doğru olan ne ifrata ne de tefrite düşmemek; rivayeti aşırı derecede güçleştirmeden ve çocuk oyuncağı haline getirmeden orta yoldan giderek gerçekleştirmektir. Bununla birlikte rivayette ifrat ve tefrite kaçmamak için yukarıda da söz konusu edildiği gibi bazı şartlar tesbit edilmiştir. Önemli birkaçı üzerinde durmak faydadan hali değildir.
1. Eğer ravi, hıfzından rivayet ediyorsa aynı zamanda asıl nüshasını da yanında bulundurmalıdır. Kitaptan rivayet ediyorsa önce kitabını doğru yazarak düzgün bir şekilde zabtetmeli, sonra da aslı ile mukabele etmelidir.
2. Ravi darîr yani doğuştan gözleri görmeyen birisi ise hadislerini iki güvenilir katibe yazdırmalı, kendisine arzedildikten sonra rivayet etmelidir. 1000
3. Ravinin ezberledikleri ile kitabı arasında ihtilaf varsa bakılır. Sadece kitabından hıfzeden birisi ise kitabı esas alınır. Ezberden rivayet eden birisi olduğu takdirde ise ezberi esas alınır. Şu var ki bu takdirde ravinin “hıfzı keza” diyerek açıklama yapması iyi olur. 1001
4. Kitabında yazılı hadisi şeyhinden işittiğini hatırlamayan ravinin o hadisi rivayet etmesi İmam A'zam'a ve bazı şafiîlere göre caiz değildir. İmam Şafiî, Şafiîlerin çoğunluğu ve İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'e göre caizdir.
5. Ravinin işittiği hadisi manasıyla rivayet etmesi, lafızlarını ve lafızlanyla kasdedilen manayı iyi bilen, bu manalara aykırı hususlardan haberi olan biri değilse caiz değildir. Böyle birine, rivayet ettiği hadisleri hiçbir değişiklik yapmadan işittiği şekilde rivayet etmesi düşer.
6. Hadisi manasiyle rivayet eden rivayetin ardından “ev kemâ kale, ev nahve hazâ ve benzeri lafızlar getirmelidir.
7. Ravinin bir hadisi ihtisar etmesi, bir kısmını rivayet edip bir kısmını etmemesi ihtilaflıdır. Caiz görenler de vardır, görmeyenler de.
8. Muhaddisin hadisi tashif veya lahn yapmaksızın rivayet etmesi gerekir.
9. Bir muhaddis bir hadisi iki veya daha fazla tarîktan rivayet ettiği zaman, eğer mana ayrı olduğu halde lafızları arasında uyuşmazlık varsa rivayetleri tek isnatta birleştirerek birbirinin lafziyle sevkedebilir. O takdirde isnadında ahberanâ fulânun ve'1-lafzu li-fulânin veya hazâ lafzu fulânin gibi lafızlar kullanılır. Eğer birinin lafzını tercih etmez, her ikisinin rivayetini de kullanırsa o takdirde de ahberanâ fulânun ve fulânun ve tekarebâ fi'1-lafz gibi bir ifade kullanır.
10. Hadis rivayet eden ravinin, şeyhinin üstündeki ricalin neseplerine idrac yaparak bir şeyler eklemek hakkı yoktur. Eğer tafsilat vermek veya mubhemi izah etmek gibi bir maksatla böyle bir idrac yaparsa bu caiz görülmüştür.
11. Hemmâm b. Muhebbih'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hadisleri ihtiva eden ve tek isnadla rivayet edilen nüsha gibi birçok hadisi ihtiva eden kitap nüshasını rivayet ederken her bir hadiste isnadı tekrar etmesi ihtiyata uygun olur. Ancak bu bir kaide değildir. Nitekim nüshayı rivayet ettiği isnadı ilk hadisin başında sevk etmeyi yeterli görenler vardır. Yalnız bu şekilde rivayette her hadisten sonra ve bi'1-isnad veya ve bibi demesi gerekir.
Şu da var ki sema'ı baştan isnadı bir kere sevketmek şeklinde ise nüsha içindeki herbir hadisi aynı isnadı sevkederek rivayet etmek de caizdir. Veki İbnu'l-Cerrâh, Yahya b. Ma'în ve Ebu-bekri'l-İsmâ'ilî bu görüştedirler. Böyle bir rivayette başta zikredilen isnad herbir hadisin başında sevkedilmiş hükmündedir. Ayrıca tek isnadla sevkedilen ne kadar hadis varsa hepsi o isnad üzerine atfedilmiş demektir.
12. Ravi hadis metnini isnaddan önce zikreder. Mesela “Kale Resulullâh (s.a.s) keza ve keza diyerek önce metni verir. Sonra da “ravâ Amru'bnu Dinar an Câbir an Resûlillâh (s.a.s), ahberanâ bihî fulân kale ahberanâ fulân” misali, verdiği metnin isnadı ile ittisal hasıl edinceye kadar isnadını söyler ki bu da caizdir.
13. Yine bir ravi bir isnadla hadis naklettikten sonra ardından aynı hadisin bir başka isnadını getirir ve sonunda mislehû der; ondan rivayette bulunan bir başka ravi ilk isnaddan sonra verilmiş olan metni birinci isnadı zikretmeksizin sadece ikinci isnadla rivayet etmek isterse, bu doğru görülmemiştir.
14. Hadisi rivayet eden şeyh herhangi bir hadisin isnadını sevkettikten sonra metnin sadece bir kısmını zikredip arkasından ve zekra'l-hadîse veya ve zekera'l-hadîse bi-tûlîhî denmiştir. Oysa ravi şeyhinin kısmen rivayet ettiği hadisinin tamamını rivayet etmek istemektedir. Buna cevaz yoktur. Ancak şeyhin zikrettiği kısmı rivayetten sonra şeyhinden sema'ını açıklayacak şekilde ve'l-hadîs bi-tûlihî min keza ve keza iyerek naklederse bu caiz görülmüştür.
15. Hadisin isnadındaki ani'n-Nebî lafzını an-Resûlillâh lafzıyla değiştirmek veya aksini yapmak bazı alimlere göre caiz görülmemiştir. Bunda hadisin şeyhten işitildiği şekilde rivayet edilem arzusunun tesiri olduğu şüphesizdir. Bununla birlikte el-Hatîbu'1-Bağdâdî bunun lüzumsuz olduğuna kanidir.
16. Ravinin şeyhinden rivayeti müzakere gibi zayıf bir rivayet yoluyla olmuşsa eda sırasında bunu söylemesi gerekir. Kasden veya unutarak söylemezse tedlis yaptığına hükmedilir.
17. Hadis, birisi mecruh olan iki raviden rivayet edilmişse mecruh ravinin isnaddan düşürülüp yalnızca sikadan rivayet edilmişcesine zikredilmesi doğru olmaz. Olabilir ki mecruh ravinin rivayetinde sikanın zikretmediği önemli bir husus vardır.
18. Ravi hadisin bir kısmını bir şeyhten, bir kısmını ise başka şeyhten rivayet etmişse ikisini birleştirip her iki şeyhine de isnat etmek kaydiyle rivayet edebilir.1002
En mühimlerini naklettiğimiz rivayet esasları Hz. Peygamber'e ait hadislerin değişiklik, yanlışlık ve hatadan korunabilmesi için tedbir mahiyetinde konulmuş prensiplerdir. Bu ve benzeri şartlara riayet ederek hadis rivayeti alimlerin öngördükleri sağlam rivayettir.

Rivayeten:

Bk. Yervihî.

Rîvâyetu'd-Darîr:

Darîr, anadan doğma görme duygusundan noksan kişiye denir. Gözleri görmeyen birinin hadis rivayet etmesi telkine maruz kalmaması bakımından önemli bir meseledir. İbnu's-Salâh, rivayetin şartlan arasında bu konuya da yer vererek şöyle demiştir:
“Ravi darîr olup da hadisini kendisine tahdîs edenin ağzından ezberlemezse iki adet güvenilir kâtibe yazdırır. Sonra da bunların kitabından okunarak kendisine arzedilirken değişikliğe uğramadığına kanaat getirecek kadar ihtiyatlı davranırsa rivayeti sahih olur. Aksi olursa aynı şeyi yapan gözleri gören birine yapıldığı gibi rivayetten men edilir. Nitekim el-Hatîbu'l-Bağdâdi'ye göre şeyhten işittiklerini ezberlemeyip başkasına yazdıran ümmi bir ravi ile daririn semâ'ı birdir. Pek çok âlim, doğuştan a’ınâ olan ravinin rivayetini caiz görmemiştir. Bununla birlikte caiz-görenler de vardır,
Darîr olan ravi bir kitaptan sema yoluyla hadis almış olsa, sonra da işitmediği ve kendi işiterek yazdırdığı nüshasıyla mukabele edilmemiş nüshadan rivayet etmek istese buna cevaz yoktur. Ebu'n-Nasr İbnu's-Sabbâğ buna kaildir. Bunun gibi kendi nüshasından şeyhinin semâ'ı olan hadisler bulunsa veya şeyhinden kendisi değil, sika bir ravi rivayet etmiş olsa bunları rivayet etmesi de caiz görülmemiştir; zira böyle bir nüshada fazlalık olması kaçınılmazdır.
Bununla birlikte İbnu's-Salâh, darîrin şeyhinden bütün merviyyatını rivayete icazetli olması halinde kendi nüshasından rivayetini caiz görmüştür.

Rivâyetu'l-Âbâ Anil-Ebnâ:

Bk. Âba ve Ebnâ.

Rivâyetu'l-Akrân:

Akran olanların birbirlerinden rivayeti manasına gelen bu tabir, gerek yaşça, gerekse isnad itibariyle akran olanlardan birinin diğerinden rivayetini ifade eder.
İbnu's-Salâh'a göre akranın rivayeti iki kısımdır. Birisi mudebbectir ve yaşça ve isrıad yönünden birbirine akran olan iki ravinin karşılıklı olarak birbirlerinden rivayetleridir. (Bk. Mudebbec). Diğeri ise akranın birinin diğerinden tek taraflı rivayetidir. Buna misal olarak Süleyman et-Teymî'nin Mis'âr'dan rivayeti verilebilir. Bu iki muhaddis birbirlerinin akranıdır. Süleyman'ın Mis'ar'dan rivayeti malum ise de Mis'ar’ın Süleyman'dan rivayeti bilinmemektedir. 1003

Rivâyetu'l-Ebnâ Ani'l-Âbâ:

Bk- Abâ Ve Ebnâ.

Rivâyetu'l-Ekâbir Ani'l-Esâğîr:

“Büyüklerin küçüklerden rivayeti” demektir. Başlığından da anlaşılabileceği gibi yaşça ve hadis ilmindeki mevkii itibariyle büyük durumunda olanların kendilerinden her iki yönden küçük olanlardan rivayetlerini ifade eden bir tabirdir.
İbnu's-Salâh'a göre daha çok öyle olduğuna bakarak şeyhin raviden mutlaka yaşça büyük ve efdal olması gerektiği sanılmamalıdır. Böyle sanmamakta fayda vardır. Öyle zannedilirse bazen birinin diğerinin yerine geçtiği bilinmez. Nitekim Hz. Aişe'den şu hadis varid olmuştur.
“Hz. Peygamber (s.a.s) bize insanların seviyelerine inmemizi emretti.” 1004Büyüklerin küçüklerden rivayeti üç kısımda özetlenebilir. Birinci kısmı ravinin yaşça ve tabaka itibariyle şeyhten büyük olmasıdır, bunun misalini ez-Zuhrî ile Yahya b. Sa'id el-Ensârî'nin İmam Malik'ten rivayetleri teşkil eder. Daha sonraki alimlerden Ebu'l-Kasım Ubeydullah b. Ahmed el-Ezherî'nin, talebesi el-Hatîb'in bazı tasniflerinden rivayeti de öyledir.
İkinci kısım ravinin hafız ve alim, şeyhin ise sadece hadis rivayet eden biri olması halidir. Bunun misalini İmam Malik'in Abdullah b. Dinar'dan; Ahmet b. Hanbel ile İshak b. Râhûye'nin Ubeydullah b. Musa'dan rivayetleri teşkil eder.
Üçüncü kısma gelince ravinin her iki yönden de şeyhinden üstün olması halindedir. Abdulganî b. Sa'id el-Ezdî'nin Muhamrned b. Ali es-Sûrî'den rivayeti misali pek çok alimin talebesinden rivayeti böyledir. Sahabenin Tabi'îlerden rivayetleri de bu gruba girer. 1005
Tanınmış hadis alimi Buhârî'nin de Abdullah b. Hammâd el-Âmilî, Abdullah b. Ebi'l-Âs el-Harzemî gibi yaş ve hadis ilmindeki mevkii itibariyle kendisinden küçük olanlardan -az da olsa- rivayeti vardır. Buhârî'nin talebesi durumundaki bu şeyhlerden rivayeti bir faydaya bağlıdır. Ayrıca şeyhi Osman b. Ebî Şeybe'den Vekî' İbnu'l-Cerrâh'ın “bir kimse kendisinden üstün, kendi akranı ve kendisinden aşağı durumda olanlardan irvayet etmedikçe âlim olamaz” dediğini rivayeti bir ilim prensibi haline getirmiştir. 1006
Abdulganî b. Sa'id'in büyüklerin küçüklerden rivayeti konusuna dair küçük bir risalesi vardır. 1007

Ruba’î:

Bk. Rubâ'iyyât.

Rubâ'iyyât:

“Dörtlü” anlamına gelen rubâ'i kelimesinin çoğulu olan rubâ'iyyât umumi olarak son ravisi ile Hz. Peygamber (s.a.s) arasında dört ravi bulunan âlî isnadlarla rivayet edilen hadislere denilmiştir.
Bazı muhaddisler böyle kendileriyle Hz. Peygamber arasında dört ravi bulunan en âlî isnadlarıyle rivayet ettikleri hadisleri bir cüzde toplamışlar; adına da rubâ'iyyât demişlerdir. Hadisleri, kendilerinden sonra toplananlar da olmuştur. Söz gelimi İmam Şafii'nin rubâiyyatını ed-Dârekutnî tahric etmiştir. Buhârî'nin ruba'i hadisleri meçhul bir hadisci tarafından ed-Dureru'd-Derârî fi Şerh Rubâ'iyyâti'l-Buhârî adiyle bir araya toplanarak şehedilmiştir. 1008

Rudde Hadîsuhû:

Bk. Reddû Hadîsehû.

Ruknu'l-Kizb:

Bk. Huve Ruknu'1-Kizb.

Rumiye:

“Atmak” manasına “rama” kök fiilinin meçhulü olan rumiye, Hadis Usûlü ilminde itham ve cerh karşılığı olarak kullanılmıştır. Söz gelimi, bir ravi hakkında Rumiye bi'1-Ahaveyn denilmişse bu, o ravinin yalancılıkla yalancılığın kardeşi mesabesindeki Rafızîlik ihtamına maruz kalarak cerhedildiğini gösterir. Rumiye bi'1-İrcâ, ravinin mürci'eye mensup olmak; Rumiye bi'I-kader ise aşırı kaderiye bağlılığı töhmetiyle karşılaşıp cerhedildiğinin ifadesidir.

Rumiye Bi'l-Ahaveyn:

Bk. Rumiye.

Rumiye Bi'l-Kader:

Bk. Rumiye.

Rumuz:

Bk. Remiz.

Ruvînâ:

“Bize rivayet edildi” manasına meçhul bir fiildir ve temrîz sigalarındandır.

Ruvîye An Fulân:

“Falancadan rivayet edildiğine göre..” manasını veren bu tabir temriz sigalarındandır.
İbnu's-Salâh'a göre bu kabil lafızlarla yapılan rivayetin sıhhatine hükmedilemez; zira böyle ibareler zayıf hadisleri sevkederken de kullanılır. Bununla beraber herhangi bir sahih hadisi sevkederken böyle bir lafız kullanılmışsa Allah bilir ya bu, hadise gönlün yattığını ve dayanılacak bir aslının bulunduğunu bildirir. 1009

Ruviye Ani'n-Nebî:

(s.a.s) Hz. Peygamber (s.a.s) 'den rivayet edildiğine göre..” demek olan bu tabir de temriz sigalarındandır.
İbnu's-Salâh, zayıf hadislerin isnadsı; olaraka rivayet edilmeleri halinde muhaddisin kale Resûlullâh ve benzeri cezm sigaları kullanamayıp onların yerine ruviye gibi temriz sigalan kullanması gerektiğini söyler. Ona göre muhaddislerin sahih veya zayıf olduğu belli olmayan hadislerin rivayetinde de aynı şekilde hareket ederek asla cezm sigaları kullanmamaları gerekir. 1010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder