SURELERİN ANLAMLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SURELERİN ANLAMLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2010 Çarşamba

ŞUARA SÛRESİ

Kur'an-ı Keñm'in yirmi altıncı sûresi. İkiyüz yirmiyedi âyet, bin iki yüz doksan dokuz kelime ve dörtbin beşyüz kırkiki harften ibarettir. Fasılası nun, lam ve mim harfleridir. Mekke döneminin ortalarında "Vakıa" sûresinden sonra nâzil olmuştur. Son dört âyetin Medine'de nâzil olduğu bildirilmektedir. Mukatil, İsrailoğulları alimlerinden bahseden yüzdoksanyedinci ayetin de Medine'de nâzil olduğunu söylemiştir (Alûs, Ruhu'lMe'an, Kahire (t.y), XIX, 58; Kurtub, el-Cami'li Ahkami'l-Kur'an, Beyrut (t.y), XIII, 87). Adını ikiyüz yirmidördüncü âyetinde geçen "Şuara" (Şairler) kelimesinden almıştır. İmâm Mâlik'in tefsirinde bu sûre, el-Camia (toplayıcı) adıyla adlandırılmıştır (Alûs, aynı yer).

SÛRE

Yüksek rütbe, derece, mevki, şan, şeref, yapısı güzel ve yüksek bina veya binanın bir kısmı veya bir katı, duvarın yapısında kullanılan taş, kerpiç, veya tuğla gibi malzemenin her bir sırası, nişane ve alâmet anlamında bir kelime. Küçük veya büyük, uzun veya kısa Kur'ân-ı Kerim'in yüz ondört bağımsız bölümünden her birine verilen ad. Süre kelimesinin hangi kökten türetildiği hakkında değişik görüşler vardır. Bazıları hemzeli olarak "bir kapta kalan artık yemek veya su" anlamındaki "su'r" kelimesinden türemiş olduğunu söylerken; diğer bazıları hemzesiz olarak sâra fıilinden türetildiğini söylemişlerdir.

3 Haziran 2010 Perşembe

SECDE SÛRESİ

Kuran-ı Kerimin otuz ikinci sûresi. Otuz âyet, üç yüz seksen kelime ve bin beş yüz on sekiz harften ibarettir. Fasılası, mim, nûn, lâm harfleridir. Mekkî sûrelerden olup Müminûn sûresinden sonra nazil olmuştur. On sekiz, on dokuz ve yirminci âyetlerinin Medinede nazil olduğu rivayet edilmektedir. Adını on beşinci ayetinde geçen secde kelimesinden almış olup, içinde secde ayeti bulunan sûrelerden biridi. Diğer bir adı da el-Mecadi” dir. Kuranda Secde Sûresi” olarak adlandırılan iki sûre vardır. Bunlardın birisi bu sûredir; diğeri de Fussilet sûresidir. İkisini birbirinden ayırdetmek için bu sûreye Lokman Secdesi, diğerine de Hamim Secdesi adı verilmiştir. (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, istanbul 1936, V, 3856; Said Havva, el-Esas fit-Tefsir, Kahire, 1985, VII, 4349)

SEBE' SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in otuz dördüncü süresi. Elli dört âyet sekizyüz seksen üç kelime, üçbin beşyüz on iki harf” ten ibarettir. Fasılası ra, nun, mim, dal, ba, lam ve zi" harfleridir. Mekkî surelerden olup Lokman süresinden sonra nâzil olmuştur. Altıncı âyetinin Medenî olduğu da rivayet edilmektedir (Zemahşerî, el-Keşşaf, Beyrut (t.y), III, 566). Adını on beşinci âyetinde geçen "Sebe" kelimesinden almaktadır.

Sebe, Yemen bölgesinde yaşayan bir kavmin adıdır. Sebeliler, çok verimli topraklara sahiptiler ve bu sayede de medeniyetlerini oldukça geliştirme imkanı bulmuşlardı. Yüksek bir yaşam seviyesine sahip olan bu topluluk, göz kamaştırıcı güzellikte baş ve bahçelere sahipti. Yağmur suları, inşa edilen su seddinde toplanmakta ve kanallar vasıtasıyla ekili araziler mükemmel bir şekilde sulanmaktaydı. İki dağ arasında inşa edilen bu set, meşhur ve tarihi Ma'rib seddidir. Allah Teâlâ, Sebelileri çeşitli nimetlerle rızıklandırmış ve onlara peygamberler göndermiştir. Sebeliler bu peygamberlere tabi olarak, onların emirlerini yerine getiriyor ve kendilerine ihsan edilen nimetler için Rablerine şükrediyorlardı. Ancak bir zaman sonra, Allah'ın dininden yüz çevirerek taşkınlıkta bulunmaya başladılar. Allah Teâlâ da onları "Arîm" seli'ni göndererek cezalandırdı ve Sebeliler bölük pörçük bir halde zelil olarak, etrafa dağıldılar (İbn Kesir, Tefsirul-Kur'anil-Azim, İstanbul 1985, VI, 491). Sürede bu kavmin durumu hikaye edilerek insanların geçmiş kavimlerin durumlarından ibret almaları gerektiğine işaret edilmektedir. Süre diğer bütün Mekkî sürelerde olduğu gibi, insanların inançlarını düzeltmeyi ve onlara tevhid, vahiy, öldükten sonra dirilmenin ve hesaba çekilmenin hakikatını idrak ettirmeyi hedef almakta; ayrıca, müşriklerin İslâm'a ve onun peygamberine yönelttikleri itirazlara cevaplar vermektedir. Cevaplar genellikle talimat, deliller çerçevesinde öğüt verme ve tartışma şeklindedir. Kâfirler, bazı âyetlerle İslâm'ın açık olan gerçeklerine karşı gösterdikleri inatları sonucunda karşılaşacakları kötü akıbet ile uyarılmaktadır.

2 Haziran 2010 Çarşamba

SAFFAT SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerim'in otuz yedinci suresi. Yüz seksen iki ayet, sekiz yüz altmış kelime ve üç bin sekiz yüz yirmi harften ibarettir. Fasılası elif, dal, kaf, ba, nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup En'âm suresinden sonra nâzil olmuştur.

Süre, diğer Mekkî sürelerde olduğu gibi akide konusunu işlemektedir. İnsanların kalplerini şirkin, putperestliğin pisliklerinden temizleyip, tek olan Allah Teâlâ'ya yönelmek için çarpıcı bir uslupla ikna edici ve düşünmeye sevkedici deliller getirmektedir. Ayrıca câhiliye dönemi müşriklerinin, şirk çeşitlerinden biri olan melekleri, haşa Allah'ın kızları olarak nitelemelerinin saçmalığı ve ilâhi gerçeklikle olan çelişkisi ortaya konulmaktadır. Azgın şeytanların yüce aleme yaklaşıp, meleklerin konuşmalarından bir şeyler kapmaya çalışmaları durumunda, onların ne şekilde kovularak etkisiz kılındıklarından haber veren süre, öldükten sonra dirilme ve kıyametle alakalı olaylardan bahsetmekte ve İbrahim (a.s) ve diğer bazı peygamberlerin kıssalarından örnekler vererek insanları Allah'a ve ahirete iman konusunda uyarmaktadır. İman ve inkârın neticesinde insanların öteki dünyada karşılaşacakları durumlar, sürenin işlediği konular arasındadır.

SAFF SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in altmış birinci süresi. On dört âyet, iki yüz yirmi kelime ve dokuz yüz yirmi altı harften ibarettir. Fasılası mim, nun ve sad harfleridir. Medenî sürelerden olup Teğâbun süresinden sonra nâzil olmuştur. Adını dördüncü âyetinde geçen Saf kelimesinden almıştır.

Süre, Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerde bulunan herşey tarafından tenzih ve tesbih edildiği, O'nun Azîz ve Hakîm olduğu gerçeğinin bildirilmesiyle başlamaktadır. Bu giriş bölümünde, iman eden kimselerin, Allah Teâlâ'nın göstermiş olduğu doğrultuda hayatlarını tamim edip ibadette hiç bir şeyi ortak koşmadan O'nu tesbih ve tenzih eden kutların, mahlukatın fıtrî olan özellikleriyle bezenmiş olacakları ve bütün iyi amellerinin başarıya ulaştırılıp mükafatlandırılacağı açıklanmaktadır. Sürenin mü'minlere hitap eden birinci bölümünde Allah Teâlâ, yapamayacakları şeyleri söyleyenlerin ve vaadlerini yerine getirmeyenlerin büyük bir gazaba uğrayacakları, müşriklerin saldırılarına karşı sebat ederek birbirine kenetlenmiş bir şekilde savaşarak karşı koyanların ise ilahî sevgiye muhatap olacakları bildirilmektedir:

SAD SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in otuz sekizinci suresi. Seksen sekiz âyet, yedi yüz otuz iki kelime, üç bin altmış dokuz harften ibarettir. Fasılası "ba, cim, dal, ra, sad, tı, kaf, lam, mim ve nun" harfleridir. Mekkî surelerden olup, Kamer suresinden sonra nâzil olmuştur. Adını birinci âyetin ilk harfi olan "Sad" harfinden almaktadır.

Süre, diğer Mekkî sürelerde olduğu gibi tevhid ve risalet gerçeğini işlemekte, Rasûlüllah (s.a.s)'e gelen vahye Mekke'nin ileri gelen müşriklerinin itirazlarının tutarsızlığını ortaya koymakta; müşrikler, geçmiş kavimlerden ve peygamberlerden örnekler verilerek, davet edildikleri din karşısında gösterdikleri direnmeden dolayı başlarına gelecek azaplarla uyarılmaktadırlar.

RÛM SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerim'in otuzuncu suresi. Altmış ayet, sekiz yüz on dokuz kelime, üç bin beş yüz on dört harften ibarettir. Fasılası, mim, nun ve vav harfleridir. Mekkî surelerden olup, İnşikak suresinden sonra nazil olmuştur. Adını ikinci âyetinde geçen, "Rum" kelimesinden almaktadır. Sürenin ilk âyetleri Bizansla İran arasında meydana gelen savaşların tevhid ve putperestlikle ilişkilendirilmesi çerçevesinde nazil olmuştur. Bu ayetler, M. 615 yılında Rumların İranlılara yenildiği sırada indirilmiştir ki bu yıl, Habeşistan'a hicret edilen yıla tekabül etmektedir. Bu sırada Mekke müşrikleri İslâm tebliğinin yayılması ve kendi putperest tâğûtî düzenlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik faaliyetlerin yok edilmesini sağlayabilmek için, iman etmiş kimselere karşı yoğun ve acımasız bir saldırı politikâsı izliyorlardı. Putperest İranlıların hristiyan Bizans'a karşı kazanmış olduğu zaferi kendi zaferleri olarak değerlendiren Mekkeli müşrikler, müslümanlara; "İşte görüyorsunuz ateşperest İranlılar zafer kazanıyor ve peygamberliğe inanan Hristiyanları mahvediyorlar. Aynı şekilde biz de sizi yok edeceğiz ve kendisine çağırdığınız din ortadan kalkacaktır" demekteydiler. Allah Teâlâ, meselenin hiç de onların zannettikleri gibi olmadığını ve yakın zamanda durumun tersine döneceğini ve putperestlerin büyük bir yenilgiye uğrayacaklarını gaybî bir haber olarak onlara bildirmiştir. Müslümanların hiç bir maddî güce sahip olmadıkları ve yaşamlarını sürdürebilmek için başka diyarlara göç etmek zorunda kaldıkları bir zamanda ve Rumların bir daha toparlanamayacaklarının düşünüldüğü bir ortamda Allah Teâlâ; "Rumlar, size en yakın bir yerde yenildiler. Onlar bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün mü'minler, Allahın yardımıyla sevineceklerdir" (2-4) buyurmaktadır. Âyet iman edenlere iki zaferi müjdeliyordu. Bunlardan biri Rumların, diğeri de müslümanların kazanacakları zaferdi. Ancak bu, o günkü duruma göre imkansız gibi gözüküyordu. Bu âyetler nâzil olduğu zaman müşrikler bunlarla alay ettiler ve Ubey b. Halef; Ebu Bekir (r.a)'a "Arkadaşın bir kaç sene sonra Rumların galip geleceğini hayal ediyor. Sen bu konuda bizimle bahse girer misin?" dedi. Hz. Ebu Bekir bunu kabul ederek üç sene içinde Rumların zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse girdi. Rasulullah (s.a.s) bunu öğrenince, sürenin on yıla deve sayısının ise yüze çıkarılmasını istedi. Karşı taraf bunu kabul etti (müfessirler bu olayın, kumarın haram kılınışından önce cereyan ettiğini bildirmektedirler). On sene dolmadan, Rumlar yapılan savaşta İranlıları kesin bir mağlubiyete uğratmışlardı. Bu olayın, daha önceden, Allah tarafından haber verilmiş olması, birçok insanın İslam'ı kabul etmesine sebep olmuştu (bk. Kurtubi, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut (t.y), XIV, 10 vd.).

1 Haziran 2010 Salı

RAHMAN SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in elli beşinci suresi. Yetmiş sekiz ayet, üçyüz elli bir kelime ve bin üçyüz otuz altı harften ibarettir. Fasılası "ra, mim ve nun" harfleridir. Adını, birinci ayetini oluşturan Allah Teâlâ'nın isimlerinden olan "er-Rahmân" kelimesinden almıştır. Sure, insanlarla birlikte, irade ve sorumluluk sahibi varlıklar olan cinlere de hitab eden Kur'an'daki tek suredir. Surenin özellikle ön plana çıkan ayrı ve dehşetengiz bir ahengi vardır. Ayetleri kısa kısa cümlelerden oluşmaktadır. Surede, kâinat sahasında Allah'ın açık ve gizli hâkimiyetinin delilleri açıklanmakta; sayısız nimetlerine, sınırsız kudretine dikkat çekilmekte ve bunun karşısında cinlerin ve insanların acz içerisinde Allah'a itaatten başka çareleri olmadığı bütün çıplaklığı ile ortaya konularak, onların sorumlulukları hatırlatılmakta ve itaatten yüzçevirirlerse karşılaşacakları kötü sonuçlar; boyun eğip, şerîatine uyarlarsa elde edecekleri hayırlı neticeler mucizevî bir uslupla dile getirilmektedir. Sure, konuları bir hitap tarzı ile ele almakta, coşku ve belagat dolu bir akış içerisinde, Allah'ın kudretinin mükemmelliği, O'nun her şey üzerinde yaymış olduğu mutlak hâkimiyeti müthiş bir tablo halinde gözler önüne serilmektedir. Allah'a tabi olarak işlenen iyilik karşılığında mükâfat olarak vaadedilen Cennet'in bir tasviri yapılmakta ve isyan etmenin karşılığında kazanılan Cehennem azabı ile insan ve cinler topluca uyarılmaktadırlar.

30 Mayıs 2010 Pazar

RA'D SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in on üçüncü suresi. Kırk üç ayet, sekiz yüz elli beş kelime ve üç bin beş yüz altı harften ibarettir. Fasılası "nun, be, dal, ra, lam, ayn ve kaf" harfleridir. Adını on üçüncü ayetinde geçen "er-ra'd" (gök gürültüsü) kelimesinden almış olup, bu adı alışının özel bir sebebi yoktur. Nerede nazil olduğu hakkında müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bazılarına göre mekkî, diğer bazılarına göre medenî'dir. Alusî, İbn Abbas ve Ali b. Ebi Talib'den surenin Mekke'de nazil olduğunun rivâyet edildiğini ve Said b. Cübeyr'in de aynı kanaatte olduğunu zikrettikten sonra, Medine'de nâzil olduğu yolundaki rivâyetlere değinmekte ve bu konudaki görüş ayrılıklarının arasını "Bu sure, bazı ayetleri dışında Mekke'de nâzil olmuştur" diyerek telif etmektedir (Rühul-Meâni, Kahire VIII, 84). Surenin ele aldığı konular ve uslûbu incelendiği zaman mekkî olduğu kanaatının doğruluğu güç kazanmaktadır.

NÛR SURESİ

Kuran-ı Kerimin yirmi dördüncü suresi. Altmış dört ayet, bin üç yüz on altı kelime ve beş bin üç yüz otuz harften ibarettir. Fasılâsı be, râ, lâm, mim ve nun harfleridir. Medenî surelerden olup, Haşr suresinden sonra nâzil olmuştur. Adını Allah'ın nurunu tasvir eden otuz beşinci ayetinden almıştır.

Hârise b. Mudarrib, bu sure hakkmda; "Hz. Ömer bize Nisâ, Ahzâb ve Nûr surelerini öğrenin, diye yazılı emir gönderdi" demiştir (Şevkâni, Fethul-Kadir, IV, 3).

Allah semaların ve yerin nûrudur". Bu sure'yi celilede Nûr, kalplerde ve ruhlardaki belirtileriyle zikredilmektedir. Sure, bu belirtilerin meydana getirdiği edep ve ahlâk temellerine oturtulmuştur. Bunlar, kalbi ve hayatı aydınlatan ruhî, ailevî ve içtimaî ahlâklardır. Bu belirtiler cihanşümul nûra bağlanmaktadır. Bunlar ruhlardaki nûr, kalplerdeki aydınlık ve vicdanlardaki berraklıktır. Hepsi de bu büyük nurun parıltısıdır.

NÛH SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in yetmiş birinci suresi. Yirmi sekiz ayet, iki yüz yirmi bir kelime ve yedi yüz elli harften ibarettir. Mekkî surelerden olup Nahl Suresinden sonra nâzil olmuştur. Sure, bütünüyle Nûh (a.s)'ın kıssasından bahsettiği işin bu adı almıştır.

Nûh (as), "Ulûl-Azm" peygamberlerin ilkidir. Kendilerine gönderildiği kavim de, Allah'a kulluğu terkedip kendilerine putlar edinerek yeryüzünde fesad çıkartan ilk inşan topluluğudur. Allah Teâlâ insanlar için birer yol gösterici olan peygamberlerinden biri olan Nûh (a.s)'ı kavmine gönderdiğinde, onu yalanlamışlar, alaya almışlar ve onunla mücadeleye girişmişlerdi. Allah'a isyan edip, Resulünün davetine kulak asmayan bu kavim, aynı zamanda yeryüzünde helâk edilerek cezalandırılan ilk kavimdir. Bu cezalandırma daha sonraki kavimler için bir ibret kaynağı kılınmış ve Kur'an-ı Kerim'de teferruatlıca zikredilerek, bununla evvelki kavimlerin helâklerine sebeb olan davranışlardan kaçınılması için somut bir uyarıda bulunulmuştur.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

NİSA SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi. Yüz yetmiş altı ayet, üç bin yedi yüı kırk beş kelime ve on dört bin beşyüz otuz beş harften ibarettir. Fasılası elif, lâm, mim ve nun harfleridir. Medenî surelerden olup, nüzûl sırası Mümtehine suresinden sonra gelmektedir. Bazı bölümlerinde kadınlarla alakalı hükümlerden bahsedildiği için bu adı almıştır. Bakara suresinden sonra Kur'an'ın en uzun suresidir. Hz. Âişe'den rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Kur'an'ın yedi uzun suresini kim öğrenip bellerse, o kişi bilgin sayılır" (Ahmed b. Hanbel, VI, 73, 82; Hakim, II, 305) buyurmuştur. Nisa suresi de bu sureler arasındadır.

Nisa suresi, Uhud savaşının peşinden başlayarak hicri sekizinci seneye kadar uzanan bir zaman zarfında bölüm bölüm nâzil olmuştur. Sureyi oluşturan bölümlerin nüzûl tarihlerinin tesbit edilmesi zor olmakla birlikte, ele aldığı konular ve bunların dayandığı sebepler gözönünde bulundurularak belirgin olmamakla birlikte nüzûl seyrini takibetmek mümkündür. Örneğin, şehitlerin miraslarının varislerine dağıtılması ve yetimlerin haklarının korunması problemi, Uhud savaşında yetmiş müslümanın şehadetinin peşinden ortaya çıkmış olduğuna göre, bu konuda düzenlemelerde bulunan surenin başından yirmi sekizinci ayetine kadar olan bölümün bu dönemde nazil olduğu söylenebilir.

NEML SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in yirmi yedinci suresi. Doksan üç ayet, bin yüz dokuz kelime ve dört bin altı yüz doksan dokuz harften ibarettir. Ayetlerinin sayısı, Basra ve Şamlılara göre doksan dört, Hicazlılara göre ise doksan beştir. Mekkî surelerden olup, Şuara suresinden sonra nazil olmuştur. Fasılası "mim" ve "nun" harfleridir. On sekizinci ayetinde Hz. Süleyman'ın ordusuna yol veren karıncalardan bahsedildiği için sureye, karınca anlamında "Neml" adı verilmiştir.

Diğer Mekkî surelerde olduğu gibi bu sure de, insanları çarpık inançlardan kurtarıp, onlara tevhidin gerçeğini kavratmayı hedef almaktadır: Allah'a İman, yalnız O'na ibadet, ahirete inanmak, vahye iman etmek, gaybın bütünüyle Allah'a ait olduğunu ve O'ndan başka kimsenin gayba muttali olamayacağını kabul etmek; Allah'ın hem yaratıcı, hem rızık verici olduğuna, nimetleri O'nun ihsan ettiğine inanmak; herşeyi yürütüp değiştirme gücünün Allah'a has olduğuna, buna Allah'tan başkasının gücü yetmeyeceğine iman etmek gibi.

NECM SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in elli üçüncü suresi. Altmış iki ayet, üç yüz altmış kelime ve bin dört yüz beş harften ibarettir. Fâsılası "elif", "nun", "vav", "te" ve "ya" harfleridir. Mekkî surelerden olup, İhlâs suresinden sonra nâzil olmuştur. Otuz ikinci ayeti Medenîdir. Adını ilk ayetinde geçen "necm" kelimesinden almıştır. Ancak bu kelimenin surenin muhtevası ile doğrudan bir ilgisi yoktur.

İçinde secde ayeti bulunan ve Mekke'de Resulullah (s.a.s)'ın açıkça her kese karşı okuduğu ilk suredir. Buhârî'nin İbn Abbas (r.a)'dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilmektedir: "Peygamber (s.a.s), Necm sûresini okudu ve sonra secde etti. Onunla birlikte müslümanlar, müşrikler ve cinler, hepsi birden secde ettiler. Sadece Umeyye bin Halef secde etmekten kaçındı ve yerden bir avuç toprak alıp alnına sürerek şöyle deki: "Bana bu yeter" (el-Kurtubî, el-Cami' Li Ahkâmil-Kur'an, Beyrut 1966, XVII, 81).

NEBE' SURESİ

Kur'an-ı Kerim'in yetmiş sekizinci suresi. Kırk ayet, yüz yetmiş üç kelime ve yedi yüz yetmiş harften ibarettir. Fasılası "elif ', "mim" ve "nun" harfleridir. Mekkî surelerden olup, Mearic süresinden sonra nazil olmuştur. Adını "Kıyamet ve ahiret gününden haber" anlamındaki, "en-Nebe"' kelimesinden almıştır.

Mekke döneminde inen bütün surelerde olduğu gibi, bu surede de ahiret hayatından ve kıyametten şüphe içerisinde olan Mekkeli müşriklere, başlarına mutlaka gelecek olan o günün dehşetli anları tablolar halinde sunularak "ah keşke." dememeleri için şimdiden hakka dönüp Muhammed (s.a.s)'in getirdiği ilkelere uymaya çağrılmaktadırlar. Resulullah'ın tebliğinde üç ana ilke vardı: Allah'dan başka ilahlara tapmamak, Muhammed (s.a.s)'in O'nun kulu ve elçisi olduğunu kabul etmek, bu geçici dünya hayatının ardından ebedî bir ahiret yurdunun var olduğu ve insanların bu dünyada yaptıklarının karşılığını orada ceza veya mükâfat olarak görecekleri gerçeğine iman etmek. Mekkeliler bu üç ilkeye de karşı çıkıyorlardı. Onlar, Allah'ı yaratıcı, rızık verici, gören, bilen, gözeten olarak kabul etmelerine rağmen, dünyadaki hayatlarına yön vermesine tahammül edemiyorlar, bu konuda atalarının ve önde gelenlerin, tağutların yolunu izliyorlardı. Muhammed'in peygamberliğini de bir türlü anlamlandıramıyorlardı. Onların inancına göre bir peygamber ya melek olmalı ya hiç değilse toplumun ileri gelen zenginlerinden seçilmeliydi. Muhammed (s.a.s) onlar için iyi, ahlâklı dürüst biriydi ama, peygamber olacak kadar zengin değildi. Onlar, ölümün yokluk olduğuna inanıyor, ikinci bir hayatın varlığına akıl erdiremiyor, akılları bunu kavrayamıyor ve "Çürüyen vücudumuz toz-toprak olduktan sonra tekrar mı dirilecek" (el-Vâkıa, 56/97) diye peşin hükümler veriyorlardı. İşte sure, onların bu inançlarını değiştirmek için örnek üzerine örnek veriyor; onların gözlerini göğe, yeryüzüne, dağlara, geceye, gündüze, güneşe, yıldızlara, bulutlara, yağmurlara, kuru topraktan çıkan rengarenk bağ-bahçeye, çift çift canlılara çeviriyor; belki bunlardan kıyasla Allah'ın, ölümden sonra tekrar diriltmesinin, zannettikleri kadar zor olmadığını anlatmak istiyor:

NAZİAT SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in yetmiş dokuzuncu suresi. Kırk altı ayet, yüz yetmiş kelime ve yedi yüz otuz harften ibarettir. Fasılası, elif, mim ve he harfleridir. Mekkî sûrelerden olup, Nebe' suresinden sonra nazil olmuştur. Adını ilk ayetinde geçen "Nâziât' kelimesinden almıştır. '

Sure, ahiret hayatını inkâr edenlerin bu inançlarında ne kadar dayanıksız olduklarını izah eden, özellikle kıyamet ve ahiret hayatını konu alan ve müşrikleri uyaran tehditkâr ayetlerden oluşmaktadır. İnkârda direnenlere, Hz. Musanın getirdiklerine inanmayıp düşmanlık yapan Firavunun acı sonu hatırlatılarak, onun akıbetinden ders almaları hedeflenmektedir.

NASR SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in yüz onuncu suresi. Üç ayet, yirmi dokuz kelime ve doksan dokuz harften ibarettir. Fasılası "elif" ve "ha" harfleridir. Tevbe suresinden sonra nâzil olmuştur. Veda haccı esnasında inmiş olmakla birlikte Medenî surelerden sayılmaktadır. Adını ilk ayetinde geçen ve müminlere Allah'ın yardımını bildiren nasr kelimesinden almıştır. "İzâcâe" adı verildiği gibi, veda haccı esnasında nâzil olduğundan dolayı "Tevdi" adı da verilmektedir. Kur'an'ın en son indirilen suresidir.

Bir hadis-i şerifte sure hakkında; "Bu sure, Kur'an'ın dörtte birine denktir" buyurulmaktadır (Tirmizî, Fedâilul-Kur'an, 10).

NAS SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in yüz on dördüncü sûresi. Altı ayet, on altı kelime ve yetmiş dokuz harften ibarettir. Fasılâsı sin harfidir. Medenî sûrelerden olup, Felak sûresinden sonra nazil olmuştur. Mekkî olduğu da söylenmektedir. Muavvizeteyn sûreleri de denen bu iki surenin Mekkî mi yoksa Medenî mi oldukları tartışmalıdır.

Felak sûresi ile aynı konuyu işleyen sûre, bilinen ve bilinmeyen bir takım zararlı şeylerin şerrinden Allah Teâlâ'ya sığınmayı emretmektedir. Sûre, Mekkeli müşriklerin, İslam'ın mesajını boğup, yoketmek için, bütün güçleriyle Resulullah (s.a.s)'in başına üşüştükleri bir zamanda nâzil oldu. Müşrikler onu susturmak için kullandıkları zorbaca yöntemler yanında, sihir yoluna da başvurmaktan geri kalmıyorlardı. Allah Teâlâ, Resulunü ve kendine inanan bütün insanları, bu tip kötü insanların ve onların yardımcı ve yol göstericileri olan şeytanların vereceği zararlardan korumak için bu iki sûreyi gönderdi.

28 Mayıs 2010 Cuma

NAHL SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in on altıncı sûresi. Yüz yirmi sekiz ayet, bin sekiz yüz kırk bir kelime ve yedi bin yedi yüz yedi harften ibarettir. Mekkî sûrelerden olup, Kehf sûresinden sonra nâzil olmuştur. Son üç ayeti Medenîdir. Fâsılası râ, mim ve nun harfleridir. Adını, altmış sekizinci ayetinde geçen, arı anlamındaki "Nahl" kelimesinden almıştır. Bu adı almasının özel bir sebebi yoktur. Buna Niam sûresi de denilmektedir. Genel üslubundan, Mekke döneminin sonlarına doğru nâzil olduğu anlaşılmaktadır.

"Bu sûre de, diğer Mekkî sûrelerde olduğu gibi, büyük itikadi konuları işlemektedir. Ulûhiyet mevzuuna dokunmakta, vahiy meselesine temas etmekte ve öldükten sonra dirilişi ele almaktadır. Ancak, bu belli başlı konuların yanısıra, konuyla yakından ilgili bir çok noktalara temas edilmektedir. Hz. İbrahim (a.s)'in getirdiği mesaj ile Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiklerini birbirine bağlayan büyük vahdaniyet gerçeğine işaret etmekte, ilâhî irade üç beşerî iradenin; iman ve küfür, hidayet ve dalâlet konusundaki alâkasına dokunmaktadır. Peygamberlerin vazifesini göstererek onları yalanlayanlar hakkında Allah'ın kanununa temas etmektedir. Helâl ve haram konusunu ele almakta ve putperestlerin bu konudaki evham ve hurafelerini anlatmaktadır. Bir nebi, Allah yolunda hicret ve müslümanların dinlerinden döndürülmelerine işaret ettikten sonra, imana girip de tekrar küfre dalanlara temasla, bütün bunların Allah nezdindeki karşılığına işaret etmektedir. Daha sonra, itikadî konulara, muamelât ile ilgili hususlara, adalet, iyilik, infak ve ahde vefa mevzuunu işlemektedir. Bunların dışında da akide esası üzerine bina edilen bir çok ahlâkî konulara dokunmaktadır. Görüldüğü gibi bu sûre, ele aldığı konular itibariyle son derece yüklü ve doludur".