ALLAH DOSTLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALLAH DOSTLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2010 Pazar

MUHAMMED B. İDRÎS EŞ-ŞAFİÎ (150-204 H.)

(150-204 H.)


Şafiî mezhebinin öncüsü ve müctehid imamlardan biri.

Hicrî 150/Miladî 767 yılında Filistin'in Gazze şehrinde doğdu. Babası İdris bir iş için Gazze'ye gitmiş, orada iken vefat etmişti. Dedelerinden biri olan Şafiî İbn es-Sâib'e nisbeten Şafiî olarak bilinir. Soyu Abd-i Menâf'ta Hz. Peygamber'in soyuyla birleşir.

Henüz küçük yaşta iken babasını kaybeder. Fakir bir şekilde yaşayan annesi, oğlunu alıp Mekke'ye gitmeğe karar verir. Mekke'de, daha küçük yaşta kendisini ilme veren İmam Şafiî, yedi yaşında Kur'ân-ı Kerim'i; on yaşında da İmam Mâlik'in el-Muvatta' adlı hadis kitabını ezberlemiş ve on beş yaşına geldiğinde, fetva verebilecek bir seviyeye ulaşmıştı.

Bundan sonra yirmi yıla yakın bir süre çölde, Huzeyl kabilesi içinde yaşayarak fasih Arapça'yı ve câhiliye şiirlerini öğrendi. Hatta Asmaî, onun hakkında; "Huzayl'in şiirlerini Kureyş'ten Muhammed b. İdris denen bir genç ile düzelttim" demiştir. Böylece edip ve Arapçada söz sahibi olmuştur.

MUHAMMED B. HASAN eş-ŞEYBANİ

Hanefi mezhebinin üç büyük imamından biri. Eserleriyle Hanefiliğin sistemleşmesinde ve yayılmasında etkili oldu. Ebu Yusuf'la birlikte, kendisine Hanefi mezhebinin iki imamı anlamında "İmameyn" denir.

Adı Muhammed, künyesi Ebu Abdullah'dır. Babası Hasan b. Farkad'dır, Benî Şeyban'ların azatlısı olduğu rivayet edilir. Hasan b. Farkad, Şam dolaylarında Haksati köyündendir. Daha sonra Irak'a yerleşti. Oğlu Muhammed, 132/749 da Vasıt'da doğdu. Kufe'de yetişti. O tarihlerde Kufe, fıkıh, dil ve gramer ilimlerinin merkezlerinden biriydi. Muhammed b. Hasan'ın kültürünün oluşumunu hazırlayan bu çevre, onun dil, fıkıh, şiir ve hadis'e yönelmesine de neden olmuştu.

20 Mayıs 2010 Perşembe

ZÜNNÛN-İ MISRÎ

Mısır’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Sevbân bin İbrâhim, künyesi Ebü’l-Feyz, lakabı Zünnûn, nisbesi el-Mısrî’dir. Güney Mısır’ın Sudan’a yakın sınır bölgesinde yaşayan Nûbe kabîlesindendir. Bu sebeple babası en-Nûbî nisbesiyle anılır. 772 (H.155) târihinde doğdu. 859 (H.245) târihinde Mısır’da vefât etti. Eshâb-ı kirâmdan Amr bin Âs hazretlerinin yanına defnedildi.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes hazretleridir. Muvattâ’yı bizzat kendisinden okudu ve fıkıh ilmini ondan öğrendi. Mânevî ilimleri Şeyh İsrâfil hazretlerinden öğrenip kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldu ve vefâtına kadar değerini anlayamadı.

Mısır’da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıkladı. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf, ahlâk ilmi, onun açıklamasından ve izahlarından sonra Mısır’da yayıldı ve nice kimselerin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebeb oldu.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri, cenâb-ı Hakk’ın âşığıydı. O’nun sevgisi ile deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasrette kalanların arzusuydu.

ZÜHRÎ

Tâbiîn devrinin meşhûr âlim ve velîlerinden. İsmi Muhammed, babasınınki Müslim’dir. Künyesi, Ebû Bekir’dir. Bâzan Zührî, bâzan da büyük dedesine nisbetle İbn-i Şihâb-üz-Zührî diye söylenir. 672 (H.52) târihinde doğup, 742 (H.124) senesinde, Şam civârında Şegbedâ köyünde vefât etmiştir. Burası Hicaz sınırının sonu ile Filistin sınırının başlangıcında bir yerdir. Kureyşin Zühre kabîlesine mensuptur. Peygamber efendimizin vâlideleri hazret-i Âmine de bu kabîleye mensuptu. Zührî, Medîne-i münevverelidir. Fakat Şam’da yerleşmiştir. Eshâb-ı kirâmdan on kişi ile görüşmüştür. Abdullah bin Hattâb, Abdullah bin Câfer, Rebîa bin Ubbâd, Misver bin Mahreme, Abdurrahmân bin Ezher ve daha başka Sahâbeden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Atâ bin Ebî Rebâh, Ebû Zübeyr Mekkî, Ömer bin Abdülazîz, Amr bin Dinâr, Sâlih bin Keysân, Yahyâ bin Saîd el-Ensârî ve daha birçok âlim ve fâdıl zâtlar (r.aleyhim) da ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.

ZİYÂEDDÎN NURŞÎNÎ

Osmanlı âlim ve velîlerinden. İsmi Muhammed Ziyâeddîn’dir. Nurşînî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası büyük velî Abdurrahmân Tâgî (Tâhî) hazretleridir. 1855 (H.1272) senesinde Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Usba köyünde doğdu. 1923 (H.1342) senesinde Bitlis’in Nurşin köyünde vefât etti. Kabri Nurşin’de babasının türbesinin yanındadır.

Ziyâeddîn Nurşînî’nin âile çevresi ilim ve fazîlet sâhibi dindâr insanlardan meydana geliyordu. Dînî ilimler sâhasında söz sâhibi olmuş büyük âlim ve velîler onun yakın çevresinde yaşıyordu. Zâhirî ve mânevî ilimleri tahsîl etmeye çok müsâit bir ortamda dünyâya gelen Muhammed Ziyâeddîn Efendinin çocukluğu böyle bir çevrede geçti. İlk tahsîlini babası Abdurrahmân Tâgî’den aldı. Zamânında medreselerde okutulan dersleri tamamlayarak ilimde yükseldi ve mollalık pâyesine ulaştı. Babasının ilim meclislerine ve tasavvufî sohbetlerine devâm ederek zâhirî ilimlerde âlim, tasavvuf yolunda yüksek derece sâhibi oldu.

ZİYÂEDDÎN NAHŞEBÎ

Hindistan âlim ve velîlerinden. Bedâyûnlu idi. Bedâyûnî, Nahşebî, Dehlî ve Hindî nisbet edildi. Şeyh Hamîdeddîn Nâgûrî’nin torunu ve halîfesi olan Şeyh Ferîd’in talebesi olup seyyiddir. Ondan ilim öğrenip, feyz aldı. Hindistan’da onun devrinde Ziyâ isminde üç kimse vardı. Biri Nahşebî diğerleri, Ziyâ Semnânî ve Ziyâ Bernî idi. Ziyâ Semnânî, zamânın büyük evliyâsı Nizâmüddîn Evliyâ’ya muhâlifti. Ziyâ Bernî, Nizâmüddîn Evliyâ’yı çok severdi ve onun talebesiydi. Ziyâ Nahşebî ise, Nizâmüddîn Evliyâ’ya muhâlif olmadığı gibi, talebesi de değildi. Herkesten uzak bir hayat yaşardı. Kimseyi beğenmemezlik etmez, kimseye de gönül bağlamazdı. Bedâyûn’daki, isimsiz ve ıssız zâviyesinde kitap yazmakla meşgûl olurdu. Silk-üs-Sülûk, Aşere-i Mübeşşere, Külliyât, Cüz’iyyât, Tûtinâme adlı eserlerinden başka, daha birçok telifleri vardır. Eserleri daha çok, açıklanması zor meselelere dâirdir. Silk-üs-Sülûk adlı eseri, güzel ve tesirli bir dille yazılmış olup, evliyânın hikâyelerini ve sözlerini ihtivâ etmektedir. Eserlerinde, kendi yazdığı pekçok şiiri de vardır. 1350 (H.751) yılında Bedâyûn’da vefât etmiştir.

ZEYNELÂBİDÎN

Tâbiînin büyüklerinden ve Oniki İmâm’ın dördüncüsü. İsmi, Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, Ebû Muhammed ve Ebü'l-Hasan’dır. Lakabı, Şeccâd ve Zeynelâbidîn’dir. Hazret-i Hüseyin’in oğludur. Annesi, Acem pâdişâhının kızı Şehr-i Bânû Gazâle’dir. 666 (H.46) senesinde Medîne-i münevverede doğdu.

İmamlığı, yâni tasavvufta insanlara feyz vermesi, doğru yola kavuşturması otuz dört sene sürmüştür. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdi. Eshâb-ı kirâmdan çoğunu görmüştür. Hazret-i Abdullah ibni Abbâs, hazret-i Ebû Hüreyre, hazret-i Âişe, babası hazret-i Hüseyin, amcası hazret-i Hasan, hazret-i Ümmi Seleme ve diğerlerinden hadîs-i şerîfler işitip rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği bâzı hadîs-i şerîfler, Kütüb-i Sitte adı verilen altı hadîs kitabında yazılıdır.

ZENGÎ ATÂ

Türkistan'ın büyük velîlerinden. Ahmed Yesevî hazretlerinin ilk hocası Arslan Baba'nın torunlarındandır. Mensûr Atâ, Ahmed Yesevî hazretlerinin hocası Arslan Baba’nın oğlu idi. İlk terbiyesini babasından aldı. Ahmed Yesevî hazretlerinin terbiyesine teslîm edildi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim oldu. Mensûr Atâ’nın 1197 (H.594) yılında vefâtında, oğlu Abdülmelik Atâ halîfesi oldu. Abdülmelik Atâ’nın da çok geçmeden vefât etmesi üzerine, oğlu Tâc Hoca babasına halîfe oldu. Tâc Hoca, 1199 (H.596) yılında vefât etti. Zengî Atâ, Tâc Hoca’nın oğluydu.

Zengî Atâ, uzun yıllar dede ve babasından zâhir ve bâtın ilimlerini öğrendi. Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerinden Hakîm Atâ’nın hizmetine girdi. Onun yüksek ilim ve feyzinden istifâde etti. Taşkent’te ikâmet eder, Taşkent halkının hayvanlarına çobanlık yapardı. Hocası Hakîm Atâ, 1186 (H.582) yılında vefât edip, Harezm’de Akkurgan’a (Bağırgan’a) defnedildi. Onun en meşhûr halîfesi olan Zengî Atâ, Hakîm Atâ’nın hanımı Anber Ana ile evlendi. Hâdise şöyle oldu:

ZENBİLLİ ALİ EFENDİ

Osmanlı âlim ve velîlerinin meşhûrlarından. Sekizinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. İsmi Ali olup, babasınınki Ahmed’dir. Lakabı, Alâeddîn el-Hanefî er-Rûmî’dir. Aslen Aksaraylıdır. O zaman Aksaray, Karaman eyâletine bağlı olduğu için, kendisine Karamânî nisbeti de verilmişir. Ayrıca evliyânın ve âlimlerin meşhûrlarından olan Cemâleddîn Aksarâyî’nin torunudur. Dedesine nisbetle “Cemâlî” denilmiş ve Ali Cemâlî ismiyle tanınmıştır. Evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, suâl soranlar, suâllerini bir kağıda yazıp zenbile koyardı. O da çekip suâllerin cevâbını yazar, zenbili tekrar sarkıtırdı. Bu sebeble “Zenbilli Ali Efendi” ismiyle meşhûr oldu. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1526 (H. 932) senesinde İstanbul’da vefât etti. Türbesi Zeyrek yokuşundadır.

ZEKERİYYÂ ENSÂRÎ

Büyük velîlerden ve Mısır’da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Zekeriyyâ bin Muhammed bin Ahmed, künyesi Ebû Yahyâ, lakabı Zeynüddîn’dir. Ensârî nisbesiyle meşhûrdur. 1423 (H.826) senesinde Senîke’de doğdu. 1520 (H.926)'de Kâhire’de vefât etti. Kabri Karâfe Kabristanındadır. Hâlen ziyâret edilmektedir.

Küçük yaştayken babası vefât eden Zekeriyyâ Ensârî, ilim öğrenmeye başladı. Doğum yeri olan Senîke’ye Rebî bin Abdullah isminde bir âlim gelmişti. Rebî bin Abdullah, kendisine yardım edilmesini isteyen bir kadın gördü. Kadının kocası ölmüş, çocuğu yetim kalmıştı. Şehrin vâlisi çocuğu saka kuşu avlamaya gönderiyordu. Rebî bin Abdullah çocuğu ve kadını yanına çağırıp, kadına; “Eğer oğlunun böyle durumlara düşmekten kurtulmasını istiyorsan, oğlunu bırak Câmi-ül-Ezher’de okusun, ilimle meşgûl olsun.” dedi. Oğlunun bu durumdan kurtulması için can atan kadın, onu Rebî bin Abdullah’a teslim etti. Rebî bin Abdullah küçük yaşta olan Zekeriyyâ Ensârî’yi alıp Câmi-ül-Ezher’e götürdü. Kısa zamanda Kur’ân-ı kerîmin tamâmını ezberleyen Zekeriyyâ Ensârî, zamanının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti.

ZÂHİDÜ’L-KEVSERÎ

Osmanlı velî ve âlimlerinden. İsmi Muhammed Zâhid’dir. Babası ulemâ ve meşâyıhtan Hasan Hilmi Efendidir. Kevserî nisbesiyle meşhûr oldu. 1879 (H.1296) senesinde Bolu’nun Düzce ilçesine bağlı Çalıcumâ (Hacı Hasan Efendi) köyünde doğdu. 1951 (H.1371) senesinde Kâhire’de vefât etti. Kabri Karâfe Kabristanında, İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin kabrinin yakınındadır.

Babası aslen Kafkasyalı olup, memleketleri Ruslar tarafından işgâl edilince, hicret ederek Anadolu’ya geldi. Bolu’nun Düzce ilçesi yakınındaki bugünkü adı Çalıcumâ olan o zamanki adıyla Hacı Hasan Efendi köyüne yerleşti. Muhammed Zâhidü’l-Kevserî bu köyde dünyâya geldi. İlk tahsîlini babasından gördü ve Düzce âlimlerinden ilim öğrendi. Sonra İstanbul’a gelerek Kazasker Hasan Efendinin Dârülhadîs Medresesinde yerleşti. Fâtih dersiâmlarından Eğinli İbrâhim Hakkı Efendi ile Alasonyalı Ali Zeynelâbidîn Efendiden dînî ve Arabî ilimleri okuyarak, icâzet, diploma aldı. 1907 senesinde yapılan rüûs imtihânını kazanarak ders vekîli oldu. Ahmed Âsım Efendinin başkanlığındaki Ahıskalı Ahmed Esad Efendi, Dağıstanlı Mustafa bin Azm Efendi ve Tosyalı İsmâil Zühdü Efendilerden meydana gelen heyet huzûrunda dersiâmlık imtihânını kazandı. Bir müddet Fâtih Câmiinde müderrislik yapan Muhammed Zâhidü’l-Kevserî, 1913 senesinde İstanbul Müderrisliği rütbesine ulaştı. Fâtih Câmiinde müderrislik yaptığı sırada ayrıca Dârüşşafaka’da Arapça dersleri okuttu.

ZÂHİD İSFEHÂNÎ

Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerinden. İsmi, Muhammed bin Yûsuf’tur. İbâdete çok düşkündü. Dünyânın, Allahü teâlânın rızâsı için olmayan her şeyinden el çekmişti. Çok büyük evliyâdan olmasına rağmen, kendisini büyüklerden başkası tanımazdı.

Künyesi Ebû Abdullah’dır. Ez-Zâhid, el-Âbid lakabları ile tanınırdı. Aslen İsfehanlıdır. Doğum tarihi bilinmemektedir. İlim tahsili için uzun zaman Mekke’de bulundu. Basra’da ve değişik yerlerde ikâmet etti. Tanındığı yerden kaçmanın yollarını arardı. Geceleri hiç uyumazdı. Devamlı ibâdet ederdi. İnsanlardan bir şey istemez, hâcetini Allahü teâlâdan dilerdi. 804 (H.188)’de veya daha sonraki bir tarihte, otuz yaşlarında vefât etti. Basra’nın Mesîse kasabasında Ebû İshâk el-Fezârî’nin yanına defnedildi. Ziyâret edenler feyz ve bereketinden istifâde etmektedir.

YÜNÛNÎ

Meşhûr Hanbelî hadîs âlimlerinden, velî. İsmi, Muhammed bin Ahmed, künyesi Ebû Abdullah, lakabı, Takıyyüddîn’dir. Yünûnî diye bilinir. Câfer-i Sâdık’ın soyundandır. 1177 (H. 572) senesi Receb ayının altısında, Baalbek’in köylerinden olan Yünûn’de doğdu. 1260 (H.658) senesi Ramazân-ı şerîfin on dokuzunda burada vefât etti. Hadîs ilminde hâfız olanYünûnî, zâhid, ârif ve takvâ sâhibi bir âlimdi.

Yünûnî, Dımeşk’da yetîm olarak yetişti. Annesi, onu önce bir sanata verdi. Sonra Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Ebû Tâhir Huşûî, Ebû Temâm Kalânisî, Hanbel el-Mükebbir, Ebû Yemen Kendî, hadîs hâfızı Abdülganî ve daha başka âlimlerden hadîs-i şerîf dinledi. Büyük âlim Muvaffakuddîn’in yanında fıkıh ilmini öğrendi. Arabî ilimleri, Ebû Yemen Kendî’den aldı. Kendisine has olan hatta (yazıda) çok yükseldi. Abdülkâdir-i Geylânî’nin (k.sirruh) talebesi Şeyh Abdullah Betâîhî’den tasavvuf hırkasını giydi. Hakkında Şam’ın arslanı denilen, yüksek hâller ve kerâmetler sâhibi, herkesin kendisinden pekçok faydalandığı Şeyh Abdullah Yünû- nî’nin hizmetinde bulundu. Şeyh Abdullah Yünûnî’yi över, onu önde tutar, fetvâlarda ona uyardı. Hadîs ilminde pek yükseldi. Sahîh-i Müslim ile Humeydî’nin yazdığı El-Cem’ Beyn-es-Sahîhayn gibi büyük kitapları çok sağlam bir şekilde ezberledi. Oğlu Kutbüddîn Mûsâ şöyle der:

YÛSUF NEBHÂNÎ

Son asır İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyâdan. İsmi Yûsuf bin İsmâil'dir. Nebhânî nisbesiyle meşhûrdur. 1849 (H.1265) senesinde Hayfa’da Eczim köyünde doğdu. 1932 (H.1350) senesinde Beyrut'ta vefât etti.

Küçük yaşından îtibâren ilim tahsîline başlayan Yûsuf Nebhânî, 1866-1872 seneleri arasında Kâhire’deki meşhûr Câmiü’l-Ezher Üniversitesinde yüksek din ilimlerini tahsîl etti. Ayrıca zamânın büyük âlimlerinden ilim öğrenip, icâzet aldı. Câmiü’l-Ezher’i bitirdikten sonra 1874 senesinde kâdı tâyin edildi. Şam’da kâdılık, Beyrut’ta Hukuk Mahkemesi Reisliği yaptı. Beyrut’ta yerleşerek uzun yıllar kâdılık vazîfesinin yanında çok kıymetli eserler yazdı. Musul, Haleb, Diyarbakır, Şehrezûr, Bağdât, Samarra, Kudüs veİstanbul gibi beldeleri gezdi. Gittiği yerlerdeki âlim ve velîlerle sohbetlerde bulundu.

YÛSUF MAHDÛM

Evliyânın büyülerinden. Künyesi Ebü'l-Füyûzât, lakabı Ziyâüddîn’dir. Babasının ismi Ali Fâzıl’dır. Doğum târihi bilinmemektedir. 1485 (H.890) senesinde Şirvan’da vefât etti.

Yûsuf Mahdûm’un babası Ali Fâzıl, Şirvan’ın Kâdı’l-Kudâtı ve zamânının önde gelen âlimlerindendi. Yûsuf Mahdûm, muhtelif ilimleri babasından öğrendi. Dokuz yaşında kırâat-ı seb’a ile Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Bülûğ çağına geldiğinde, talebelere ders vermeye başladı. Sonra ilim öğrenmek ve hadîs-i şerîf dinlemek için çeşitli beldelere gitti. Dolaştığı yerlerde birçok âlimden istifâde etti. Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminde mütehassıs oldu.

YÛSUF KÂMİTÎ

Evliyânın büyüklerinden. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Doğum târihi belli değildir. Zamânın âlimlerinden ilim öğrendi. Evliyânın sohbetinde kemâle geldi. Uzun yıllar insanlara Allahü teâlâya kavuşturan doğru yolu anlattı. 1259 (H.657) senesinde vefât etti.

Yûsuf-i Kâmitî, bir sabah, erkenden Şam’da bir caddeden geçerken, onu sevenlerden birisi, elini bu zâtın elbisesine sürüp, sonra elini bereketlenmek için yüzüne, gözüne sürdü. Bu zâtı sevmeyenlerden ve büyüklüğünü inkâr edenlerden birisi, o sırada dükkânını açıyordu. Bu hâli görüp Yûsuf-i Kâmitî’yi çok seven o kimseye; “Elin necs (pis) oldu. Çünkü o iyi birisi değil!” dedi. Yûsuf-i Kâmitî’yi çok seven o zât cevap vermeyip sustu. Ertesi gün yine aynı vakitte, Yûsuf-i Kâmitî oradan geçiyordu. Kendisini sevmeyen o dükkan sâhibine uğradı. “Bu gece bizim hâlimizi, makâmımızı gördün mü?” buyurdu. O kimse koşarak gelip Yûsuf-i Kâmitî’nin ellerine sarıldı. Hiçbir şey konuşamıyordu. Kendinden geçip, bayılarak yere düştü. Evine götürdüler.

YÛSUF BİN HÜSEYİN RÂZÎ

Büyük velîlerden. Künyesi Ebû Ya'kûb’dur. Haram ve şüphelilerden çok sakındığı gibi, dünyâya düşkün olmayıp, zâhir ve bâtın ilimlerinde âlimdi. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi olup, aynı zamanda; Ebû Türâb Nahşebî, Yahyâ bin Muâz ve başka âlimlerle görüşüp sohbet etti ve kendilerinden ilim öğrendi. Ebû Saîd Harrâz ile yol arkadaşlığı ve Cüneyd-i Bağdâdî ile mektuplaşmaları meşhûrdur. İlim öğrenmek için çok seyahat etti.

Ömrü uzun olup, Allahü teâlânın dînine hizmet etmekle geçti. İnsanların İslâmiyeti doğru öğrenmeleri için çok gayret ederdi. Edebi çok fazla olup, kendisinden bile hayâ ederdi. Çok güzel konuşurdu. Nefsin kötü isteklerine tâbi olmamak ve ona muhâlefet etmekte çok ileriydi. Geceleri hiç uyumaz, hep ibâdetle meşgûl olurdu. Fazla uykusuzluk sebebi ile gözlerinde hafif kırmızılık vardı. İnsanların fazla teveccühünden sakınır, kendisini olduğundan aşağı gösterirdi. Ebû Ya’lâ diyor ki: “Yûsuf bin Hüseyin, zamanında, kelâm ve tasavvuf ilmini en iyi bilendi.” İmâm-ı Şa’rânî diyor ki: “Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman, gözyaşlarını tutamaz çok ağlardı.”

YÛSUF-I HEMEDÂNÎ

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zam hazretlerinin neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.

On sekiz yaşında Bağdat’a gelip, fıkıh ilmini Ebû İshâk-i Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkıh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkıh ve münâzara âlimi oldu. İsfehan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Ebû Ali Fârmedî hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullah-i Cüveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüşüp, sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur’ân-ı kerîmi sayısız hatmetti. Gece namazlarında her rekatte bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkıh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.

YÛSUF HARPÛTÎ

On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'da yetişmiş olan evliyâdan. Babası Muhammed Efendidir. Neseb yönünden Peygamber efendimize dayandığı söylenir. Şeyh Yûsuf Harpûtî veya Hacı Yûsuf Harpûtî diye meşhûr olmuştur.

1822 (H.1238) senesinde, Osmanlılar zamânında Erzurum'a bugün ise Bingöl iline bağlı Kiğı ilçesinin Zermek (Yeldeğirmeni) köyünde doğdu. TahsîliniErzurum'da yaptı. Zamânının usûlüne göre ilim öğrenip zâhirî ilimlerde derece sâhibi oldu ve bâzı eserler yazdı. Tasavvufa yönelip, baba ve dedelerinin de mensûbu bulunduğu Nakşibendiyye yoluna girdi. Erzurum'dan Harput'a giderek arkadaşı Mahmûd-iSâmînî ile birlikte Şeyh Ali Sebtî hazretlerinin ilim meclislerine ve sohbetlerine devâm etti. Bu sırada arkadaşları ve Harput halkı tarafından çok sevildiği için Harpûtî diye anılmaya başlandı. Zâhirî ilimlerde yetiştiği gibi, tasavvuf yolunda da olgunlaştı. Hocası tarafından İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak, insanların dünyâda ve âhirette kurtuluşlarına vesîle olmakla vazîfeli olarak köyüne gönderildi. Ders halkası kurarak talebe yetiştirdi ve halka vâz ü nasihat etti. Oğlu Şeyh Hacı Muhammed Efendi, "İmam Efendi" lakabıyla meşhûr olanOsman Bedreddîn Efendi ve Şeyh AbdullahEfendi onun talebelerindendir. İmâdiyel-İslâm adlı eseri yazdı. Bu eserinde îmân ve ibâdetlerle ilgili meseleleri anlattı. Oğlu Muhammed Efendi ile hacca gitti. Hac yolculuğu esnasında da oğluna ilim öğretti. Hattâ deve üzerinde bile aylarca çölde oğluna ders okuttuğu dillere destan oldu. Oğlu MuhammedEfendiye icâzet vererek ilim öğretmek üzere Erzurum'a gönderdi.

YÛNUS BİN UBEYD

Tâbiînin büyüklerinden. Haramlardan ve şüphelilerden çok sakınan, ilim ve hikmet sâhibi bir velîdir. Künyesi, Ebû Abdullah veya Ebû Ubeyd'dir. Basralıdır. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Enes bin Mâlik’i gördü. 756 (H.139) yılında vefât etti. Hadîs ilminde, yüz bin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezbere bilen hâfız ve sika, güvenilir bir zât olup, İbrâhim-i Teymî, Sâbit el-Benânî, Hasan-ı Basrî, Muhammed bin Sîrîn, Abdurrahmân bin Ebî Bekir, Hakem bin el-A’rec, Saîd bin Cübeyr, Atâ bin Ebî Rebâh ve daha bir çok büyük zâtlardan (r.aleyhim) hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden, oğlu Abdullah, Süfyân-ı Sevrî, Şu’be bin Haccâc, Ebû Câfer er-Râzi, Kadim bin Mutiyb, Hammâd bin Zeyd, Hammâd bin Seleme, Yezîd bin Zeri’, Bişr bin Mufaddal ve daha birçok âlim rivâyette bulundular. Manifaturacılık yaparak nafakasını temin ederdi. Kul hakkına girmekten çok korkar, şüpheli olmak korkusu ile mübahların çoğunu terkederdi. Malını övmez, medh etmezdi. Bir gün çırağı bir kumaşı müşteriye gösterirken; “Yâ Rabbî! Bu Cennet kumaşından bana da nasîb et!” dediğini gördü. Bunun kumaşı övmek mânâsına gelebileceğini düşünerek kumaşı sattırmadı. Müşteriler, kusurlu bir malı, kusursuz zannederek alırlar ihtimâlini düşünerek, havanın bulutlu ve kapalı olduğu günlerde pazara çıkıp satış yapmazdı.