4 BÜYÜK HALİFENİN MENKIBELERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 BÜYÜK HALİFENİN MENKIBELERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2010 Salı

Hazret-İ Alînİn üstünlüğü hakkında manzum hİkâye

Yüzbirinci Menâkıb: 

Nazm şeklinde (Siyer)den nakl olunmuşdur:

Vaktidir ey bülbül-i gâfil uyan,
Bir nazar kıl aç gözün, ola ıyân.

Kim senin bağın değildir, işbu yer,
Her kimi kim besler ise, iş bu yir.

İşte gel kim var, gülistânın senin,
Cân ilinde tâze bostânın senin.

Sa’y kıl kim eresin ol gülşene,
Himmetini bağlama sen bu külhâna.

Cîfedir bu, cîfeye aldanma sakın,
Sen seni bu yerde devâmlı kalır, sanma sakın.

Ey perîşân dil (gönül), oturma dilfikâr,
Söyle bu söz, senden ola, yâdigâr.

Sîreti ol kim rivâyet eyledi,
Bunu bu resme hikâyet eyledi.

Râvî ider, bir yehûdî var idi,
Askeri çok, ismi Dâvüd-i Şa’yâ idi.

Var idi bir kal’ası, yuvarlak büyük,
Kim iki kat, yüksek yerde, muhkem yapılı.

Seng-i hârâ idi, ak taşdır yeri,
Burcları yüce, düzenli her biri.

İki kat dıvârlı idi her biri,
Yedi arşın idi, dıvârının eni.

Hendeği var idi ki, enli ve derin,
Kim içi su idi ki, dolu ve derin.

Bir kaya üstünde muhkem yapılı,
İçi-dışı asker ile dopdolu.

Râvî der ki, ona benzer üstüvar [muhkem],
Ol Hicâz ilinde, yokdur bir hisâr.

Çün işitdi Dâ’vüd-ı Şa’yâ bunu,
Hep döküldü, merhabü meyser kanı.

Katî hışm etdi kakdı ol la’în,
Pes çağırdı askeri derdi hemîn.

Atına bindi o, oldu süvâr,
O la’în, gürbüz er idi, nâmdar.

Bindi asker, kaldırıp sancak ve alem,
Çaldılar zurna ve nakkâre zil hem.

Bir kabîle var idi, ânda yakın,
Ki müslimânlardı, onlar ehl-i din.

(Beni Zühre) kabîlesi idi, bu mü’min kabîle,
O mel’ûnun askeri döndü dedi;

O Benî Zühre iline varalım,
Vuralım o ili, halkın kıralım.

Kim Muhammed da’vetin onlar kabûl,
Eylemişler, aldatmış onları ol.

Âbâ-ı ecdâd dînin terk etmişler,
Muhammed ile ahd-i berk eylemişler.

Onların erlerinin hepsini kıralım,
Kadın ve çocuklarını, ne varsa alalım.

Yehûdîlere ne kim etdi ise ol,
Biz edelim onlara hem dahî bol.

O Muhammed görsün acı nicedir,
Uyku görmez gözlerim, kaç gecedir.

Bu sözüyle ılgâr idip, gitdiler,
Gâfil iken il içine yetdiler.

Erkeğinin ulusunu kırdılar,
Küçüğü ile dişisini sürdüler.

Aldılar hem, malların, davârların,
Kırdılar hem, bulduğu adamların.

Bir iş oldu onlara kim her giz ol,
Kimseye öyle belâ olmuş değil.

Arabın Şikâyeti

Bu yakada bir gün o sultân-ı din,
Fahr-i âlem rahmeten lil âlemîn.

Mescid içre otururdu o imâm,
Geldi Câbir, kapıdan verdi selâm.

Yâ Resûlallah dedi, bostânımız,
Hoş yetişdi tâze nahlistânımız [Nahle: Hurma].

Dilerim zahmet buyurup, gelesin Sen,
Ki bostâna gelince şâd olam ben.

Ayağın tozunu bostânıma sal,
Mubârek ola, nahlistânıma sal.

Kabûl eder, Resûlullah dururlar,
Sahâbe ile o bostâna varırlar.

Direrler, tâze tâze hurma yirler,
Ne tatlı tâzedir bu hurma derler.

Hemandem karşıdan bir toz göründü,
Gelir tutmuş yolu düp-düz göründü.

Toz yarıldı, çıka geldi bir arab,
Bir eğersiz ata binmiş ki, acib.

Gövdesi başdan ayağa kara kan,
Kan içinde sanki, gark olmuş heman.

Geldi Peygamber katında ağladı,
Şöyle kim yaşı gözünde çağladı.

Yaşını sildi arab, hem söyledi,
Hizmetinde geldik, îmâna dedi.

Allah birdir, hem Resûlsün mutlaka,
Emrin ile kulluk ederdik Hakka.

Gâfil iken bir gece biz nâgehân,
Dâvüd-ı Şa’yâ çerîsi ile nihân.

Geldi, çarpdı, bizi gâret eyledi,
Halkı kırdı, çok hasârat eyledi.

Er kişisini kırdı, dökdü kanını,
Aldı malın, avretini, oğlanını.

Oğlumuz, kızlarımız oldu esîr,
Sen meded eyle bize ey dest-gîr.

Bunu dedi, hay hay ağladı,
Cümle ol halkın yüreğin dağladı.

Hem Sahâbe dahî giryân oldular,
Ol kişiye çok merhamet kıldılar.

Ol Resûlün hem mubârek gözüne,
Geldi yaş, rahm etdi [acıdı] onun sözüne.

Tetimme

Hem bu söz için geldi Cebrâîl,
Hak selâm verdi, sana kim şöyle bil.

Hem buyurdu size, ta’cîl edesiz,
Ol la’înin üstüne siz gidesiz.

Kal’asının üstüne sen gidesin,
Hak sana nusret verir seyr edesin.

Döndü andan pes Resûlullah eve,
Mescide vardı hemen ive ive [acele].

Pes buyurdu kim Bilâl etdi nidâ!
Mescide geldi kamu mîr ve gedâ.

Mescid içi-dışı doldu mü’minîn,
Minbere çıkdı Resûlullah hemen.

Okudu hutbe, Hakka hamd eyledi,
Döndü hem Eshâbına da pend [nasîhat] eyledi.

Sonra dedi, dinleyin ey Hak askeri,
O Benî Zühredeki kardeşleri.

Onları kâfir nice kırmış hemân,
Gâfil iken onları vurmuş hemân.

Hak buyurdu, kim, ona biz varalım,
Kıralım onları, boynun vuralım.

Siz ne dersiniz, maslahat ne görelim,
Varalım mı üstüne, yâ duralım.

Dediler, yâ Resûlallah kamûmuz [hepimiz],
Senin fermânın altıdır özümüz.

Tutarız Hak emrini biz cân ile,
Oynayalım, baş yolunda cân ile.

Hak teâlâ düşmanın öldürelim,
O yehûdînin tomarın [defterin] dürelim.

Pes düâ kıldı Resûl, dedi durun,
İmdi, bugün hep hâzırlıklar görün.

Hak emrin tutmağı bilin ganîmet,
Bugün ki tân [şafak]la ideriz azîmet.

Sem’an ve tâan [baş üstüne] deyip, dağıldılar,
Her birisi cenk hâzırlığın kıldılar.

Ertesi gün oldukda asker fevc-fevc,
Her biri gitdi geyimli fevc-fevc.

Pehlivânlar bindiler çapan süvar,
Kim dokuz bin er ata oldu süvar.

Çağırdı Mikdâdı çünki geldi o,
Bir alem evvel ona verdi Resûl.

Sen mukaddem ol dedi, önce yürü,
Bin kişi koşdu, behâdır, her biri.

Sonra Resûlullah dedi, hani Alî!
Geldi dahî dediler, ol dem Velî.

Çağırdı Selmânı, dedi var ona,
Muntazırım der Resûlullah sana.

Vardı Selmân, gördü giyinmiş Alî!
Ceng silâhın hep kuşanmış ol Velî.

Fâtıma tutmuş eteğini komaz,
O çekinir gitmeğe ki, onu komaz.

Dedi, Selmân; yâ Emîr olgıl suvâr,
Kim Resûlullah durubdur intizâr.

Sem’an ve tâan [baş üstüne] deyip, bindi atına,
Dedi, geldi o Resûlün katına.

Hem Zübeyr bin Avvâm o şir-i ner,
Yaralı idi, yatar idi meğer.

Gazâ sırasında yimişdi nice ok,
Hem de taşlar dokunmuş idi çok.

Çün işitdi ki, Resûl cenge gider,
Kalkdı yerinden hemen o şir-i ner.

Dedi hâtunu; mecâlin yokdurur,
Durma gel kim cenge hâlin yokdurur.

Sözünü hâtununun dinlemedi,
Kim yaram var diye hiç eğilmedi.

Bindi, Peygamber katına geldi ol,
Bir alem [bayrak] de ona verdi Resûl.

Bin kişi de ona verdi ıyân,
Sağ yanımca gel dedi yâ Pehlivân.

Bir alem kaldırdı kim adı ikab,
Âl senindir yâ Alî dedi ikab.

Bin kişi koşdu ona da dilîr [yiğit],
Askerin ardınca gel der yâ Emîr.

Gece gündüz yürüdüler gitdiler,
Çün Kureyzâ kal’asına yetdiler.

Kâfire oldu haber, kim çok çeri,
Geldi, yetdi üşde islâm leşkeri [askeri].

Dört yakadan ili varın sürdüler,
Asker hep, kal’a içre girdiler.

Burcların üstüne oklar kurdular,
Kendiler kal’a içine girdiler.

Yetdi nâgah, erdi islâm leşkeri,
Önce Mikdâd emrindeki bin çeri.

Çünki kal’a yakınına yetdiler,
Görünce Mikdâdı onlar bildiler.

Askerini tanzîm edip, durdu la’în,
Arkasını kal’asına verdi hemîn.

Gördüler kim kopdu bir toz nâgehân,
Bin kişi ile Zübeyr geldi hemân.

Geldi pes koşum-koşum oldem çeri,
Fahr-i âlem Enbiyâlar Serveri.

Hoş düzenli, hem müzeyyen her biri,
Yahşî ulular, teçhizâtlı askeri.

Râvî der: Ehl-i islâm ol zemân,
Ki düzenli idi, bilgili bî gümân.

Şebde [gecede] yıldızlar gibi saf saf gelür,
Kim giyimli toz içinde berk vurur.

Çün yehûdîler bakar onu görür,
Kim, bu asker böyle düzenli durur.

Bu tertîb, bu envâr ve bu zînet,
Yehûdî gönlüne saldı hezîmet.

Dilediler dönüp kaçmak hisâra,
Ona da etmediler cesâre [Ona da cesâret edemediler].

Çün işitdi, Dâvüd-ı Şa’yâ bunu,
Kim dönerse, boynuna dedi, kanı [boynunu vururum].

Korkmayınız ben olayım size dımân,
Öldürürüm de vermezem emân.

İşbu denli bâgîye de ne cevâb,
Yalnız kim vereyim buna cevâb.

Olmadı ceng ol gün akşam oldu der,
Kondu askerler yerlerini aldılar.

Müslimânlar sabâha dek kıldı nemâz.
Etdiler Allaha çok, dürlü niyâz.

Çün sabâh oldukda etdiler nidâ,
O ezândan göklere erdi sadâ!

Korkdu kâfirler kamu andan hemîn,
Çünki kıldılar nemâzı mü’minîn.

Durdu, bindi her birisi atına,
Geldi ulular Resûlün katına.

Yâsadılar [yerleşdirdiler] askeri hoş meymene [sağ kanat],
Meysere [sol kanat] kalbu cenâh durdu yine.

Meymene ucunda Ammârı koydu,
Pes Alîye ortada dur sen dedi.

Kendisi birkaç sahâbi ile bile,
Bir yüce yerde durdular bile.

Askerini yerleşdirdi kâfir de,
Dizdiler sağın solun onlar da.

Çün iki asker karşılıklı geldiler hemân,
Çıkdı islâm askerinden nâgehân [bir asker çıkdı].

Dedi bir er girdi cevelân eyledi,
Bî tekellüf kasd-ı meydân eyledi.

Adı Dırâr idi hem hâs-ı Resûl,
Pehlivân-ı gürbüz idi gâyet de ol.

Pes yehûdî askerinden çıkdı dîr [asker],
Adı Hüssan bin Kârin bir dilîr [cesûr kimse].

Girdi cevlân etdi [meydânda dolandı], cenge durdular,
Birbirine çün kılınçlar vurdular.

Vurdu bir darbe ona Dırâr Pehlivân,
Ki, iki pare olup, düşdü hemân.

Verdi cânın tamuya düşdü la’în,
Durdu Dırâr diledi er pes hemîn.

Bir mübâriz [cengci] girdi, adı Danyâl,
Etdi, Dırâr ile çok ceng ve cidâl.

Çok oyunlar geçdi, o hîleci, ona,
Âkıbet fırsat bulup, Dırâr ona.

Şöyle sapladı göğsüne ol pehlivân,
Düşdü tamü inlerine [yerlere serilerek] verdi cân.

Girdi Heyyâc adlı bir er pes hemân,
Cenge girdi, vermedi dahî emân.

Hayli ceng eyledi Dırâr ile ol,
Ceng uzadı, Dırâr oldu pes, melûl.

Nâra atdı, vurdu ağzından onu,
Cânı gitdi, tâmuya düşdü teni.

Durdu Dırâr yine cevlân eyledi,
Er diledi, döndü devrân eyledi.

Dâvüd-ı Şa’yâ kalkdı negahân,
Depdi atın girdi meydâna hemân.

Zırhlı Dâvüd ileri yaşında hod,
Kılıcı elinde sanki yanar od [ateş].

Nâra atdı, heybet idüb haykırır,
Girdi meydân içine cevelân urur.

Bildi Dırâr, tanıdı onu hemân,
Hamle kıldı, vermedi bir dem emân.

Nîzesi [mızrağı] göğsüne idi yakîn,
Çaldı kılınç ile onu ol la’în.

Bâkisin Dırâr bırakdı, hemîn,
Kılıncına yapışınca ol la’în.

Urdu tiz destlik edip, bir darb ona,
İki pâre kıldı kaldılar dona.

Düşdü Dırâr, orada oldu şehîd,
Nâra atdı, mağrûr oldu ol pelîd.

Oldu Dırâr için cümle mü’minler melûl,
Gürbüz idi, hem melûl oldu Resûl.

Çıkdı islâm askerinden bir civân,
Mürre tebnî Dârî adlı pehlivân.

Ol la’în onu dahî kıldı şehîd,
Katî mağrûr oldu, o mel’ûn pelîd.

Kimse girmedi dahî meydâna,
Askerin depdi hemen sağ yanına.

Döndü ondan, sol yana depdi la’în,
Çıkdı ândan kalbe değdi [merkeze geldi] ol la’în.

Birbirine vurdu şöyle leşkeri [askeri],
Oka tutdular, hemen döndü geri.

Durdu meydân içre cevlân eyledi,
Yâ Muhammed, nerde Senin askerin dedi.

Var ise bir pehlivân gelsin bugün,
Pehlivân kimdir, bu halk görsün bu gün.

Dedi, Hâzin oğlu Sa’di pes hemân,
Hoş mübâriz pehlivân idi civân.

Hamle kıldı dahî vermedi emân,
Kâfir ile cenge durdu bir zemân.

Gördü kâfir Sa’dı kim key erdürür,
Hamlesini def’ eder, darbeler vurur.

Hîle düzdü, onda bir mekr eyledi,
Yâ yiğit, ben bir acâiblik gördüm, dedi.

Düşdü çaldım atının bir ayağını,
Üç ayağı ile durur ol bayağı.

Sandı, gerçek; geri bakdı hemîn,
Bir kılınç vurdu hemân dem o la’în.

Kim, ikiye biçdi kıldı onu şehîd,
Düşdü atından hemen dem o yiğit.

Ziyâde oldu, mel’ûnun gurûru,
Çağırıp, haykırır, ider sürûru.

Kimse girmez dahî çün girdi la’în,
Depdi askerden yana, sürdü hemîn.

Bir iki adam yaraladı yine,
Döndü andan, yürüdü asker kalbine [ortasına].

Ok yağmuruna tutdular o kâfiri,
Korkdu ondan yine ol döndü geri.

Durdu meydân içre, cevlân eyledi,
Yâ Muhammed, hanî ensârın dedi.

Hanî Kays ve ne oldu Mikdâdın hani,
Korkdu, benzer pehlivânların hani.

Ger onlar korkdu ise, hanî ol dilîr [yiğit],
Şol Alî adlı behâdır nerre şir [erkek arslan].

Şâh-ı merdân diyü ad almışdır,
Şimdi niçin geride kalmışdır.

Kendini bir sınasın gelsin beri,
Ger gelirse dahî sağ varmaz geri.

Pes Resûlullah dedi, Haydar hani,
Zahr-i islâm fethi o server hani.

Hâzır idi, dedi, lebbeyk, şâh hemân,
Yâ Resûlallah, buyur dedi revân.

Varayım ben onu bîcan edeyim,
Kan ile toprakda galtan [yuvarlanıcı] edeyim.

Pes Resûlullah dedi, var yâ Alî,
Kim, sana nusret yakındır yâ Velî.

Bil ki Allah, hem Resûlullah sana,
Kim, meded edicidir önden sona.

Şâh-ı Merdân kasdı meydân eyledi,
Girdi, hoş, şâhâne cevlân eyledi.

Dâvüd-ı Şa’yâ onu gördü hemân,
Hamle kıldı, ya’nî kim vermez emân.

Kâfirin çün hamlesini gördü imâm,
Çekdi kınından kılıncını temâm.

Nâra atıp, şöyle haykırdı ona,
Aklı gitdi kâfirin, kaldı dona.

Titredi a’zâları pes ol la’în,
Atını ardına sıçratdı hemîn.

Pes, çekildi bir yere, durdu geri,
Kim, dağılmış aklını derdi geri.

Hem dedi kim, yâ yiğit nedir adın,
Kim bu resme havf ve heybet eyledin.

Şâh-ı Merdân dedi adımdır, Alî,
Dedi kâfir, seni isterim belî.

Nâra atdı, çekdi kılıncın la’în,
Şâh-ı Merdân üstüne sürdü hemîn.

Şâh onu gördü ki, bir hoş pehlivân,
Pes, mudâra etdi onunla hemân.

Ya’nî, kim tutam idem dedi esîr,
Tâ müslimân ola, bir rükn ola dîr.

Nâgehân bir kılınç vurdu o la’în,
Şâh-ı Merdân başına erdi hemîn.

Aldı kalkana hem ol dem şâh onu,
Çün, müslimân olmaz ol bildi onu.

Pes, kalkdı, nâra atdı ol Emîr,
Bir kılınç vurdu ona ol nerre şîr [erkek arslan].

Sağ yanında şöyle kim çaldı onu,
Sol yanından ol iki böldü onu.

Düşdü ondan iki pâre ol la’în,
Kan ile toprağa bulandı hemîn.

Şâh-ı Merdân yine cevlân eyledi,
Bir mübâriz var mıdır, gelsin dedi.

Çünki onu öyle gördüler yehûd,
İ’timâd ederdi ona çün cehûd.

Orada öyle olduğunu gördüler,
Kaçdılar kal’a içine girdiler.

Yapdılar kapıyı, burçda durdular,
Atdılar ok, mancınıklar kurdular.

Müslimânlar ol işi çün gördüler,
Ok ile bunlar da cenge durdular.

Kuşatdılar yirmibeş gün hisârı,
Ki ceng idi kamu leylü nehârı.

Pes Resûlullah buyurdu siz dahî,
Mancınık düzün atalım biz dahî.

Durdu bir er İbni Amr idi adı,
Yâ Resûlallah düzerim ben dedi.

Lâkin ağaç yok, bu ağaçlar kamu,
Hem yemiş ağaçlarıdır cümle bu.

Bunu böyle söyleyince o hemîn,
Geldi gökden indi Cebrâîl Emîn.

Dedi, Hak teâlânın selâmı var,
Buyurdu; bu âyeti Resûlüme ver:

(Hurma ağaçlarından kesmeniz veyâ aslı üzere terk etmeniz Allahü teâlânın izni iledir. Böylece, bu iznle kâfirler rüsvay olurlar.) [Haşr sûresi 5.ci âyet-i kerîmesi meâli.]

Pes Resûlullah buyurdu: Hak teâlâ,
Bu ağaçları bize kıldı halâl.

Çünki bu vakt ona muhtâç olmuşuz,
Başka ağaç yok, nâçar kalmışız.

Pes, ağaçdan yetdikçe kırdılar,
Düzdüler tiz, mancınığı kurdular.

Atdılar bir taşı bârû üstüne,
Düşdü sankim burcu yıkmak kasdına.

Bir de atdılar içeri düşdü ol,
Kâfir cânibine korku düşdü bol.

Bu resme cengle çün erdi akşam,
Müslimânlar varıp kıldılar, ârâm.

Müslimânlar bülend tekbîr ederler,
Kamûsu onlarını bir ederler.

Müslimânlar sabâha dek nemâzı,
Kılıp etdiler, Allaha niyâzı.

Kimi tesbîh, kimi Kur’ân okudu,
Uyumadı biri çün, sabâha erdi.

Ezân okundu, kıldılar nemâzı,
Düâ kıldılar etdiler, niyâzı.

Hemân dem kal’aya karşı berâber,
Koşup bağladılar, şöyle serâser.

Pes getirdi pehlivânlar her biri,
Mancınığa komağa, bir taş iri.

Getirdi ânda taşı ol Ammâr,
Dilâver pehlivânlar başı Ammâr.

Koyuben mancınığa ol atdı,
Havadan kal’anın içine yetdi.

Düşüp bir yere vîrân eyledi ol,
Dokuz kişiyi bîcan eyledi ol.

Onun ardınca Mikdâd atdı bir taş,
Dokundu dört eve, ol kıldı hışhaş.

Onun ardınca Sa’d bin Ubâde,
Ki Hazrec ulusu şeyh Suâde.

Atar çünki havâya çıkdı ol taş,
İnip bir kubbeyi o kıldı hışhâş.

Pes getirdi şâh-ı Merdân ol Alî,
Mancınığa koydu bir taş, ol Velî.

Râvî der: Pehlivânlar her biri,
Mancınığa koydu, bir taş iri.

Atdılar herbiri bir iş eyledi,
Kâfirin cânibine teşvîş eyledi.

Ol arada dahî bir taş kalmadı,
Kim ki vardı taş aradı, bulmadı.

Çünki, taş arandı, bulunmadı,
Taş bitince Resûlullah üzüldü.

Çünki başka taş bulunmadı, Resûl,
Ol mübârek hâtırı oldu melûl.

Hak teâlâdan getirdi ol selâm,
Dedi, çünki taş bulunmaz yâ imâm.

Hak teâlâ şöyle fermân eyledi,
Mancınığa girsin aslanım dedi.

Varsın ol içine düşsün kal’anın,
Kim, onun fethi elindedir Anın.

Pes, Resûlullah dedi, kim yâ Alî!
Cebrâîl geldi, dedi kim yâ Velî!

Kim, koyam bu mancınığa ben seni,
Bu hisâra atayım, ey Hak aslanı.

Hiç ziyân erişmez sana uş ben dımân [kefîl],
Feth eden bu kal’ayı sensin hemân.

Şâh-ı Merdân dedi, yüzüm üstüne,
Her ne emr olunduysa, gözüm üstüne.

Yoluna olsun fedâ cânım benim,
Hâtırıma geldi bu mâni’ benim.

Kim beni kal’aya atınız dedim,
Yine dedim iş Hakdır, ben ne diyem.

Pes, Resûlullah dedi kim Enbiyâ!
Her ne endîşe ede yâ Evliyâ.

Düşe Hakkın işine ol mutâbık,
Muhâlif olmaz, olur ol muvâfık.

Kim anların hemîşe gönlü hâzır,
Hakkın yanındadır, Hak ona nâzır.

Aldı kalkanın kılıncın pes Alî,
Geldi girdi mancınığa ol Velî.

Tutdu bile ol nebîler Serveri,
Atdılar gitdi havâya Haydarı.

Çün havâya çıkdı ol Hak aslanı,
Kakdı kılınç arkasıyla kalkanı.

Nâra vurdu, şöyle haykırdı emîn,
Sanki gök gürledi, sarsıldı zemîn.

Çünki kâfirler görür bu heybeti,
Hep kurudu, güçleri ve kuvveti.

Çün Alî idi havâdan gördüler,
Kaçdılar evli evine girdiler.

Bağlayıp kapıların oturdular,
Canlarından ümîdi götürdüler.

Belleri kurudu, tutmaz elleri,
Gözleri görmez tutuldu dilleri.

Şâh-ı Merdân pes, kapıya yürüdü,
Çekdi kopardı, kapıyı sürüdü.

Geldi mü’minler hisâra girdiler,
Kâfiri yerli yerinde kırdılar.

Kırdılar erkek, koymadılar diri,
Gâret etdiler dişisin herbirini.

Aldılar malını esîrin tutdular,
Sağ selâmet evlerine gitdiler.

Sağlığıyla o Medîne şehrine,
Geldiler anda Resûluyla bile.

Ol Resûlün hizmetinde şâdgâm,
Oldu bu kıssa, burada hem temâm.

Mustafânın yüzü-suyu hurmeti,
Cümlemize müyesser kıl rahmeti.

Hazret-İ Hüseynin üstünlüklerİ, Kerbalâ olayı

Yüzüncü Menâkıb: 

Hazret-i Hüseynin menâkıbıdır. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” Kerbelâda, evlâd ve eshâbı şehâdet şerbetini içip, yalnız kaldıkdan sonra, Zeynel’âbidîn hazretlerini huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Dedesinden ve babasından vedî’a bırakılan emânetleri ona verdi. Hazret-i Fâtımanın “radıyallahü teâlâ anhâ” Mushaf-ı şerîfini ve kimseye nasîb olmıyan ilmleri ona teslîm etdi. Kendisini Vâcib-ül vücûd hazretlerinin hükmüne bırakdı. Beyt:

Safâ zülâli [suyu] bir bağdan-bir bağa akdı,
Nûr, bir çırâğdan bir çırâğa akdı.

Emânetleri teslîm etdikden sonra, Cennet ziyâfetine gideceğini anlayıp, karâr kılıp, dostlar düğününe giderken süslenmek âdetdir, deyip, saçlarının ve yüzünün tozlarını giderip, kıymetli kumaşdan yeni elbiselerini giydi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sarığının sargılarını yeniledi. Şehîdlerin seyyidi hazret-i Hamzanın “radıyallahü teâlâ anh” kalkanını omuzuna alıp, Alî Mürtedâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin Zülfikârını kuşandı. Resûl-i ekrem hazretlerinin Zül-cenâh ismli burak gibi giden atına bindi. Mubârek eline ejderhâ gibi bir mızrak alıp, zînetlerini temâmlıyarak, ehl-i beytine [çoluk çocuğuna] vedâ edip, meâl-i şerîfi (Seni, Allahü teâlânın görmesi kâfidir) olan âyet-i kerîmeyi yâd edip, harb meydânına girdi.

Hayâtında hİzmet etdİğİ fâkîrİn, kabrİ başında vefâtı

Doksandokuzuncu Menâkıb: 

Hazret-i emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” âhırete sefer etdikde, Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretleri merkad-ı şerîfine [mezârına] defn etdiler. Geri dönerken, yolda bir fakîre rast geldiler. Hazîn ses ile figân ediyordu. Hâlini sorduklarında, cevâb verdi ki: Ey azîzler! Ayrı düşmüş bir garîbim. Mihnetim çok. Gamımı paylaşacak kimse yok. Dediler: Yâ bu âna kadar gamını kim ile paylaşırdın. Dedi ki: Bir seneden beri, hergün bu şehrden bir şahs gelip, benim ile, ünsiyet eder, alâkalanırdı. Bütün ihtiyâclarımı te’mîn edip, giderdi. İ

smi nedir, dediler.

İsmini bilmiyorum. Sordum, cevâb vermedi ve benim merhametim Hak içindir, dünyâ şöhreti için değildir. Sûreti [yüzü] ve hey’eti [vücûdu] nasıldı, dediler.

Dedi ki: Ben a’mâyım. Ammâ, bu kadar bilirim ki, iki gündür yanıma uğrayıp, ahvâlimi sormuyor.

Dediler: Davranışları nasıldır.

Dedi ki: Meşgûliyyeti tesbîh ve tehlîl ile idi. Hattâ, tesbîh ve tehlîline meleklerden cevâb işitdim. Belki, kapı ve dıvârların ta’zîm etdiğini de his ederdim. (Miskîn miskîn ile garîb garîb ile oturur) buyururdu.

Şeyhzâdeler bu haberden giryân olup, dediler ki, ey dervîş: bu dediğin nişânlar, Alî bin Ebî Tâlibin nişânlarıdır.

Dedi ki: Ey mahdûmlar [oğullar]. Ona ne oldu.

Dediler, bir bedbaht onu şehîd etdi. Biz onun kabrinden geliriz. Dervîş o haberden muzdarib olup [üzülüp], figâna başladı.

Techîz, tekfînİ husûsunda oğullarına vasıyyetİ

Doksansekizinci Menâkıb: 

Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî, oğulları Hasen ve Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine vasıyyet etmişdi: Ben vefât etdiğim zemân, beni tabutun üzerine koyunuz. Dışarı çıkarınız. Arneyn tarafına götürünüz. Orada bir beyâz taş görürsünüz. Ondan her tarafa ışık saçmakdadır. O yeri kazınız. Orada güşâde makâm bulursunuz. Beni oraya defn ediniz. Her ne şeklde vasıyyet eyledi ise yerine getirdiler. O yeri buldular. (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.

Babasının vefâtında hazret-İ Hüseynİn duydukları

Doksanyedinci Menâkıb: 

Emîr-ül mü’minîn Hasen “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh ve kerremallahü vecheh” vefât etdi. Dışarı gidiniz diye bir ses işitdik. Bu Hüdânın bendesini [kulunu] yalnız bırakınız, diyordu. Biz de dışarı çıkdık. Evin içinden bir ses geldi: Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri vefât etdi. Onun vasîsi şehîd oldu. Ümmetin hâfızı [koruyucusu] kim olsa gerekdir, dedi. Birisi de cevâb verdi: Her kim onların sırrını tutar ve onların izinden giderse, ümmetin bekçisi olur. Ses kesildi. İçeri girdik. Onu gasl olunmuş ve kefen sarılmış bulduk. Nemâzını kılıp, defn eyledik.

Ümmetden gördüğü sıkıntıları rü’yâda Resûlullaha arz etmesi

Doksanaltıncı Menâkıb:

Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, dün gece Risâletpenâh “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâda gördüm. Dedim ki: Yâ Resûlallah! Ümmetinden bana gelen bu mihnetler ve husûmetler nedendir. Buyurdu ki, (Onlar üzerine düâ eyle!) Dedim ki: Yâ Rabbî! Bana onlardan iyi karşılık ver. Onların üzerine benden dahâ az fâideli olanı getir. Hemen o günde düâsı müstecâb olup, şehîd oldu.

Hazret-İ Alînİn kabrİ hakkında

Doksanbeşinci Menâkıb: 

Emîr-ül mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hazretlerinin kabr-i şerîfleri yeryüzü ile berâber olup [düz olup], örtülü idi. Bir gün Hârûn-ür-reşîd (Arneyn) tarafında avlanıyordu. Ahûlar [ceylânlar] da oraya gelmişdi. Onların üzerine, doğan [kuşu] salıp ve av köpeği gönderdiler ise de, geri dönerler idi. O yerin yaşlılarını getirip, bunun sırrı nedir, diye sordular. Dediler ki: Atalarımızdan bize böyle erişmişdir ki, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kabr-i şerîfi buradadır. Hârûn-ür-reşîd o sözü kabûl eyledi [doğrudur dedi]. Hayâtda olduğu müddetçe her sene gelir, o makâmı ziyâret ederdi.

Hazret-İ Alînİn techîz ve tekfînİ

Doksandördüncü Menâkıb: 

Rivâyet ederler ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ azze şânühü hazretleri Nûh alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâma gemi yap, diye buyurdu. O da gemiyi yapdı. Temâmladıkda, üç tahta artdı. Nûh aleyhisselâm buyurdu ki: Yâ Rabbel’âlemîn! Bu üç tahtayı ne yapayım. Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, yâ Nûh! Benim bir dostum vardır. Ona Alî derler. Âhır zemânda gelir. Bu tahtalar ona tabut olmakdan gayri işe yaramaz. Bu tahtaları filan yere iletin. Orada bir kabr kazın. Bu tabutu o kabre defn edin. Meleklere emr edeyim. O kabri dostum o kabre varıncaya kadar [o zemâna kadar] ziyâret etsinler.

Nemâzda İken ayağındakİ okun çıkarılması

Doksanüçüncü Menâkıb:

Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” hazretlerinin âdet-i şerîfleri bu idi ki, nemâza dursa, âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Hattâ rivâyet ederler ki, bir cengde, mubârek ayağına ok dokunup, demir kısmı kemiğe girmiş idi. Çıkmayıp, kemikde kaldı. Cerrâha gösterdiler. Cerrâh dedi ki, sana bayıltıcı bir ilâc içirmek îcâb eder. Aklın gitsin [bayılasın]. Ondan sonra demiri çıkarmak lâzımdır. Yoksa, bunun ağrısına tehammül edemezsin. Emîr-ül mü’minîn “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, buyurdu: İlâca ne lüzûm var. Sabr eyle. Nemâz vakti gelsin. Nemâza durdukdan sonra çıkar. Nemâz vakti geldi. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri nemâza durdu. Cerrâh da, mubârek ayağını yarıp, kemik arasından demiri çıkardı. Cerâhat yerini sardı. Hazret-i Alî nemâzı bitirdi ve cerrâha sordu ki, çıkardın mı. Dedi, evet çıkardım. Fekat, hazret-i Alî, ben bu demiri çıkardığını duymadım, buyurdu. Ne güzel Alî ki, ne güzel nemâzı o kılmışdır. İbni Mülcem o mubâreğin bu ahvâline muttâli olduğu için, gözetip, nemâzda vurmuşdur [şehîd etmişdir].

İbn-İ Mülcem’İn hazret-İ Alîyİ şehîd etmesİ

Doksanikinci Menâkıb:

Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” şehâdeti beyânındadır. (Lübâb-ül-elbâb) adlı kitâbda yazılıdır. Muhammed bin Cerîr Taberî der ki, emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” Nehrvân cenginden döndü. Abdürrahmân bin Mülcem ve Pîrek bin Abdüllah ve Amr bin Ebî Bekr; her üçü hâricîlerden idiler. Ric’at mezhebini tutarlar idi. O muhârebeden, çok insan katl olunduğu için korkmuşlardı. Üçü aralarında, Mu’âviye, Alî ve Amr bin Âs “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerini katl etmeyince, âlem, fitne ve fesâd ve muhârebeden kurtulmaz. İslâm kuvvetli olmaz. Eğer biz de katl olunursak, yine sevâb kazanırız. Zîrâ büyük fitneyi def’ etmek hayrlı işdir, diye andlaşdılar. Abdürrahmân bin Mülcem dedi; ben Alîye kâfi gelirim. Amr bin Ebî Bekr dedi; ben Amr bin Âsa kifâyet ederim. Pîrek dedi, ben Mu’âviyeye kâfi gelirim. Her üçü tedbîr aldılar ki, aynı günde ve aynı sâatde bu işi işleyeler. Abdürrahmân bin Mülcem; hazret-i Alîye “kerremallahü vecheh” vardı. Pîrek; hazret-i Mu’âviye tarafına gitdi. Amr bin Ebî Bekr, Mısra Amr bin Âs tarafına gitdi. Her biri bin dirheme bir kılınç almışdı ve zehr ile su vermişlerdi.

Hazret-İ Alînİn kâtİlİne Resûlullahın haberİ

Doksanbirinci Menâkıb: 

Bir gün Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Alînin rikâbını [atının özengisini] tutana, buyurdu ki; (Aliyyül Mürtedâ senin elinde şehîd olsa gerekdir.) O kimse işitip, çok üzüldü. Ağlıyarak Aliyyül Mürtedânın huzûruna geldi. Tedarru’ ve niyâz edip, dedi ki, yâ Alî! Kanım sana halâl olsun. Beni hemen bu ân katl eyle. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, sebeb nedir ki, bu sözü söylersin. Utanarak dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bana buyurdular ki, Alînin şehâdeti senin elinde olsa gerekdir. Bu yüz karalığı benden vâki’ olmadan dilerim ki, ben senin zülfikârın ile öleyim de, dünyâda ve âhıretde yüzü siyâh olmıyayım.

Terzİ İle gömleğİnİn kolunu kısaltırken konuşmaları

Doksanıncı Menâkıb: 

Fadl bin Sâlim “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmişdir. Bir gün emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” pazara varıp, bir gömlek satın aldı. Terziye bunun yenleri [kol uçları] uzundur, kes dedi. Terzi, dedi ki: Kesmem, zîrâ kusûrlu olur. Hazret-i Alî; aybı benim, sen kes diye emr buyurup, kesdirdi. Terzi, hazret-i Alînin kim olduğunu bilmez idi. Hey, görün bu kişi mecnûn olmuş dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitdikde, şâd ve handân olup, Elhamdülillahi teâlâ, dedi. Sordular, yâ Emîr-el mü’minîn! Bu beyhûde ve ma’kül olmıyan söze niçin hamd etdiniz. Buyurdular ki, bir gün, Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitdim, buyurdular ki: (Bir kimseye deli denilmedikçe îmânı temâm olmaz!) Niçin hamd etmiyeyim ki, bu kimse benim îmânıma şehâdet etdi.

Resûlullahın hazret-İ Alîye yer verdİrmesİ

Seksendokuzuncu Menâkıb:

Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini bütün Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile ihâta edip [çevirip], oturmuş idik. O sırada hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” içeri girdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı güzînin nûrlu yüzlerine, kim yer verecek diye bakdılar. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûl-i ekrem hazretlerinin sağ tarafında oturmuş idi. Yerinden kalkıp, hazret-i Alîye yer verdi. Hazret-i Alî oturdukda, Habîb-i Rabbil’âlemîn hazretlerinin mubârek yüzünde, sürûr ve sevinç müşâhede olunup, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki, (Yâ Ebâ Bekr! Fazîlet sâhibini, ancak fazîlet sâhibi bilir!)

Resûlullahın elİ, hazret-İ Alînİn elİ gİbİ olması

Seksensekizinci Menâkıb: 

Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet edilmişdir. Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Meğer önlerinde bir tabak içinde hurma var imiş. Mubârek avuçları ile bu bendenize bir avuç hurma ihsân etdiler. Saydım yetmişüç adet hurma geldi. Sonra hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine vardım. Onların da önlerinde bir tabak hurma var idi. Yüzüme bakdı. Tebessüm edip, bir avuç hurma verdiler. Bunu da saydım. Temâmı yetmişüç adet hurma geldi. Hayretimi bildirmek için, hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı şerîflerine geldim. Bu hayretimi söyledim. Buyurdular ki; (Yâ Ebâ Hüreyre! Bilmez misin ki, Alînin yedi benim yedimdir. Adâletde berâberdir.)

Cİnnîlerİ îmâna getİrmesİ İçİn gİtmesİ

Seksenyedinci Menâkıb: 

Selmân-ı Fârisî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivâyet etmişdir. Yağmurlu bir günde mescidde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı şerîflerinde, Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden bir cemâ’at ile oturmuşduk. O sırada yüksek ses ile birisi, Esselâmü aleyküm, dedi. Hepimiz sesi işitdik. Ammâ selâm vereni görmedik. Hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” selâmı alıp, bize buyurdu ki; (Cin tâifesinden kardeşiniz, selâmını alınız!) Hepimiz, aleyküm selâm, dedik. Fahr-i âlem hazretleri buyurdular ki, (Sen kimsin!). Yâ Resûlallah! Köleniz, cin tâifesinden Şemrah oğlu Arfetâyım. Hazret-i Habîbullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, (Merhabâ yâ Arfetâ! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri sana rahmet eylesin. Kendi sûretin ile bize görün!) O ân bir kıllı kimse zâhir oldu ki, yüzünü saçı bürümüş, iki gözleri bir tarafda, ağzı göğsünün üzerinde ve fil dişleri gibi dişleri var ve tırnak yerine kıymıkları var.

Güneşİn hazret-İ Alî İçİn İkİ kere batarken gerİ çevİrmesİ

Seksenaltıncı Menâkıb: 

Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, hazret-i Alî “radıyallahü anh” için, iki kerre güneşi batıdan geri döndürdü. Birisi, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin zemânlarında idi. Ümm-ü Seleme ve Esmâ binti Ümeys ve Câbir bin Abdüllah-el Ensârî ve Ebû Sa’îd-il Hudrî “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretleri rivâyet etmişlerdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün se’âdethânelerinde oturuyorlardı. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” da huzûrlarında idi.

Eskİ kİtâblarda hazret-İ Alîden bahs edİlmesİ

Seksenbeşinci Menâkıb:

Hayye-i Arabî, emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin eshâbından idi. Dedi ki: Hazret-i Mu’âviye ile muhârebe sırasında, hazret-i Emîr-ül mü’minîn Alî “radıyallahü anh” ile bir deryâ kenârında konakladık. O sırada bir kişi geldi. Dedi ki: Esselâmü aleyküm, yâ Emîr-el mü’minîn! Hazret-i Emîr-ül mü’minîn, ve aleyküm selâm, dedi. O kişi dedi: Ben Şem’ûn bin Yuhannâyım, şu kilisenin sâhibiyim, diyerek bir bina gösterdi. Bizim yanımızda bir kitâb vardır. Bu kitâb mîrâs yolu ile Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” eshâbından intikâl etmişdir. Eğer dilersen, o kitâbı tarafınıza okuyayım. Eğer dilersen, huzûr-ı şerîfinize getireyim. Hazret-i Emîr-ül mü’minîn buyurdu ki; Oku. O kişi okumağa başladı. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şerefli vasflarından ve ümmetinin sıfatlarından yazıyordu. Sonunda okuduğu bir gün, (Bir deryâ kenârına bir kişi konar. Peygambere yakın olur, Zemânın ehlinden ve dinde, Peygambere yakın olur. Müşrikleri dize getirir. Magrib ehli ile savaşır,) yazısını okudu. Ondan sonra o kişi dedi ki: (Peygamber çıkdı. Ona îmân getirdim. Siz burada konakladınız. Huzûrunuza geldim. Hayâtda olduğum müddetce hizmetinizde olayım.)

Kûfeden gelen askerİn sayısını önceden bİlmesİ

Seksendördüncü Menâkıb:

Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Kûfeden asker istedi. Bir takım söz ve hareketden sonra, asker gönderdiler. Gelmezden evvel hazret-i Alî buyurdu ki: Kûfeden iki bin er ve de bir kişi geliyor. Eshâbdan biri, bu sözü işitdim, o askerleri bir bir saydım, buyurduklarından ne eksik, ne fazla idi, dedi.

Hazret-İ Alînİn Kerbalâ dakİ sözlerİ

Seksenüçüncü Menâkıb:

Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bir seferinde Kerbelâya uğradı. Sağına ve soluna bakdı. Giryân-giryân [ağlıyarak] geçdi ve buyurdu ki: (Vallahi onların develerinin çökeceği ve onların katl olunacakları makâm burasıdır.) Eshâbı dediler: Ey Emîr-el mü’minîn! Bu ne makâmdır. Buyurdu ki: (Burası Kerbelâdır. Bu yerde, bir kavm katl olunsa gerekdir. Onlar hesâbsız Cennete girerler.) Hiç kimse bu sözlerin ma’nâsını hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin vak’ası oluncaya kadar anlamadı.

Hazret-İ Hüseynİn şehİd olacağını haber vermesİ

Seksenikinci Menâkıb:

Emîr-ül mü’minîn hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” Berâ’ bin Âzibe dedi ki, (Benim oğlum Hüseyn katl olunsa gerekdir. Sen o vaktde ona yardım etmiyeceksin.) Emîr-ül mü’minîn hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh” şehîd oldu. Berâ’ bin Âzib, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” doğru söyledi. Hazret-i Hüseyn katl olundu. Ona yardım yapamadığıma pişmânım, dedi.