SURELERLE İLGİLİ BİLGİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SURELERLE İLGİLİ BİLGİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2010 Perşembe

ZÜMER SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerîm'in otuz dokuzuncu sûresi. Yetmiş beş âyet, binyüz yetmiş kelime ve dört bin yediyüz sekiz harftir. Fasılası, mim, nun, lam, ye, be, dal ve ra harfleridir. Mekkî surelerden olup Sebe sûresinden sonra nâzil olmuştur.

Elli iki ve elli dördüncü âyetlerinin Medine'de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.

Adını yetmişbirinci âyetinde geçen Zümer kelimesinden almıştır. Zümer kelimesi, zümrenin çoğuludur. Zümre, topluluk, cemâat demektir. Buna göre zümer, topluluk, cemâatler, demektir. Yetmiş bir, yetmiş iki ve yetmiş üçüncü âyetlerinde cehenneme ve cennete sevkedilecek cemâatlerden söz edildiği için, sûreye bu isim verilmiştir.

ZUHRUF SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in kırk üçüncü suresi. Seksen dokuz ayet, sekizyüz otuz üç kelime ve üç bin dörtyüz harfdir.

Fasılası mim, lam ve nun harfleridir.

Mekkî sûrelerden olup Fussilet ve Şûra sûresi ile aynı dönemde nâzil olmuştur. Bu sûrelerin konulan, bir zincirin halkaları gibi birbirine benzemektedirler. Adını otuz beşinci âyetinde geçen Zuhruf kelimesinden almıştır.Süs, altın ve mücevher demektir. Çoğulu zehârif'tir. Bu âyetin, önceki iki âyetle berâber meâlleri şöyledir.

"İnsanlar (küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve nice süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metaından (geçici dünya malından) ibârettir. Âhiret ise, Rabb'inin katında (buyruklarına karşı gelmekten) sakınanlara mahsustur" (33-35).

Alimler, burada geçen zuhruf kelimesi için değişik yorumlarda bulunmuşlardır. İbn Abbas, bunun altın olduğunu söylemiş İbn Zeyd ise, Zûhruf'u ev eşyası ve yataklar olarak yorumlamış ve diğer bazı âlimler de, bunu nakışlar olarak kabul etmişlerdir.

ZİLZÂL SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerim'in doksan dokuzuncu sûresidir.

Nisâ sûresinden sonra nazil olmuştur. Sekiz âyettir. Fasılası he, mim ve elif harfleridir. Sûrenin nüzûl yeri hakkındaki rivayetlerin bazıları sûrenin Mekkî, bazıları da Medenî olduğunu belirtir. İfade ve üslûbu, ele aldığı mevzûları hususunda Mekkî olduğuna nisbet edilmiştir. Mushaflar'da ise Medenî olarak gösterilmiştir. Ebû Sâid el-Hudrî'den gelen bir hadis sûrenin Medenî olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir:

İbn Ebî Hâtim, Ebû Saîd Hudrî'den nakletmiştir: "Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görecekler. Her kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir" (Zilzâl, 7-8) âyetleri ile ilgili olarak Rasûlullah (s.a.s)'a şöyle demiştir: "Ya Rasûlullah, kendi amellerimi görecek miyim?" Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Evet!" Ben şöyle dedim: "Ben mahvoldum." Allah Rasûlü (s.a.s): "Sevin, ya Ebû Said. Çünkü Yaptığın her salih amele on sevap verilecektir" buyurdu.

ZÂRİYÂT SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerîm'in elli birinci sûresi. Altmış âyet, üç yüz yetmiş kelime ve bin iki yüz seksen altı harftir. Fasılası elif, kaf, ayın, kef, fa, min ve nun harfleridir. Mekkî sûrelerden olup, Ahkaf sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adı birinci âyetinin ilk kelimesi olan "ez-Zâriyât" tan alınmıştır. Zâriyât kelimesi, zâriyetün kelimesinin çoğuludur ve şiddetli rüzgâr demektir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1971, VI, 524 vd.)

Zâriyât sûresinde, insanların duygu ve düşüncelerine çeşitli sırlarla hitâb edilmektedir. Ondan sonra "Tevhid" inancı ve ahiret duygusu aşılanmaktadır. Zaten sûrenin ilk büyük bölümü ahiret hakkındadır. Ondan sonra "Tevhid" inancına da'vet konusu gelmektedir. Yüce Allah ahiret inancım izâha geçmeden önce, sûreye şöyle bir girişle başlamıştır:

"Savurup kaldıranlara (esip bulutları, tozları kaldıran rüzgârlara, yanardağlardan lavlar püskürten tabiat kuvvetlerine, yaratıkları savuran meleklere), (yağmur) yükleriyle yüklü bulutlara, kolayca akıp giden (gemilere, rüzgârlara, yörüngelerinde dönüp seyreden gezeğen)lere, işleri taksim edenlere (rızıkları, yağmurları dağıtan güçlere) andolsun ki, size va'dedilen, mutlaka doğrudur. Cezâ, muhakkak olacaktır" (1-5).

Bu âyetlerin ilk dördü yemindir. Beşinci ve altıncı âyetler ise, bu yeminin cevabıdır. Beşinci âyetteki, "size vadedilen, mutlaka doğrudur" ifâdesi, mutlaka kıyâmet günü gerçekleşecektir, demektir. Bazı âlimlere göre de bu, size va'dedilen azap veya mükâfat haktır, manasındadır (el-Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyûnu, Beyrut 1992, IV, 362)Aynı zamanda bu âyetlerde, tabiat kuvvetlerinin Allah tarafından yönetilen büyük güçler olduğu anlatılmaktadır. Onlarla yemin edilerek bu husus dile getirilmiştir. Yüce Allah yemin ile insanların dikkatini bu yöne çekmektedir.

16 Haziran 2010 Çarşamba

YÛSUF SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerim'in on ikinci sûresi. Yüz on bir âyet, bin yedi yüz altı kelime, yedi bin yüzaltmış altı harftir. Fâsılası nun, mim, ra, lâm ve elif harfleridir.

Sûre, Mekke döneminin sonlarında, Kureyş'in Hz. Peygamber'i öldürme, sürgün etme veya hapsetmeyi planladığı bir dönemde nâzil oldu. Müşrikler, yahudi bilginlerinden öğrendikleri üzere, Hz. Muhammed'e, "Madem ki Allah sana herşeyi öğretiyor, o halde bize haber ver; İsrailoğulları niçin Mısır'a gidip yerleştiler?" diye, bir soru sordular. Onların düşüncesine göre Muhammed (s.a.'s) bu soru karşısında sıkışıp kalacak, doğru dürüst cevap veremeyecekti. İşte Yûsuf sûresi bu olay üzerine nazil oldu ve Hz. Peygamber hemen orada onların sorusunu da aydınlatan Yusuf sûresini okudu; onların tüm planlarını alt üst etti. Adını, başından sonuna kadar Hz. Yûsuf'un kıssasını konu aldığı için onun adından almıştır.

15 Haziran 2010 Salı

YÂSİN SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerîm'in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.

On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine'de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'n Dili, İstanbul 1971, V, 4002).

Yâsin sûresi, ilk âyetinde bulunan yâ ve sin harflerinden dolayı bu ismi almıştır. Bununla berâber "Azime", "Muimme", "Müdafi'ai kadiye" ve "Kalbu'l-Kur'an" isimleri de kullanılmıştır. Kalbu'l-Kur'an, Kur'an'ın kalbi, Müdafi'ai kadiye, sahibinden (onu okuyan ve onunla amel eden kişilerden) her türlü fenalığı defeden, Muimme, sahibine dünya ve ahiretin hayatım kazandıran, ondan dünya ve ahiretin korkularını gideren ve Azme ise, sahibi Allah'ın yanında şerefli olarak zikredilen demektir.

13 Haziran 2010 Pazar

VÂKIA SÛRESİ

Kur'ân-ı Kerîm'in elli altıncı sûresi. Doksan altı âyet, bin ikiyüz yetmiş sekiz kelime ve yedi bin elli üç harftir. Bazı alimler bu sûrenin doksan yedi ve diğer bazı alimler de doksan dokuz âyet olduğunu söylemişlerdir. Fasılası lam, elif, be, dal, mim, nun ve he harfleridir.

Vâkıa sûresi Mekke'de nâzil olmuştur. Seksen bir ve seksen ikinci âyetlerinin Medine'de nâzil olduğu rivâyet edilmektedir. Rahman sûresi ile kuvvetli bir bağı vardır. Adını, birinci âyetteki vâkıa kelimesinden almıştır (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'n Dili, İstanbul 1971, VII, 4699).

Vâkıa, olay, savaş, çarpışma ve belâ demektir. Âyette ise, kıyâmet olayı, sayhası, hadisesi anlamındadır. Kıyâmet olayında çeşitli şiddetler meydana geleceği için, burada vâkıa diye anılmıştır (el-Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyûnu, Beyrut 1992, V, 445)

12 Haziran 2010 Cumartesi

TÛR SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in elliikinci suresi. Kırkdokuz ayet, üçyüzoniki kelime ve binbeşyüz harften ibarettir. Basralılar kırksekiz, Hicazlılar ise kırkyedi ayet olduğu görüşündedirler. Mekkî surelerden olup, Secde suresinden sonra nâzil olmuştur. Adını, ilk ayetini oluşturan ve Musa (a.s)'ın Allah Teâlâ'dan vahiy aldığı Medyen'deki bir dağın adı olan Tûr kelimesinden almıştır.

Surenin üslûbundan nâzil olduğu zamanın, İslâm'a karşı itirazların yapıldığı, Peygamber (s.a.s)'e karşı yoğun iftira kampanyalarının yürütüldüğü, ancak işkence ile yıldırma gayretlerinin henüz yoğun bir hal almadığı bir dönem olduğu anlaşılmaktadır.

TEVBE SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in dokuzuncu suresi. Yüzyirmidokuz ayet, ikibindörtyüzyetmişdokuz kelime ve onbinseksenyedi harften ibarettir. Fasılası be, ra, mim ve nun harfleridir. Medenî surelerden olup, Maide suresinden sonra Hicri 9. yılda nâzil olmuştur. Adını yüzikinci ayetinde geçen "tövbe" kelimesinden almıştır. Ayrıca, birinci ayetin ilk kelimesi olan, "aklanmak, yükümlülükten kurtulmak" anlamlarına gelen "el-Berae" de surenin adı olarak kullanılmaktadır.

Tamamen istisnai bir durum olarak, diğer surelerde olduğu gibi bu surenin başında besmele yoktur. İlk ayetler, müşriklere karşı sert bir ültimatom niteliğinde olduğu için için de Allah Teâlâ'nın Rahman ve Rahîm sıfatları bulunan besmele ile başlamak, uygun görülmemiştir. Besmele ile başlamamasının muhtemel bir sebebi de muhteva açısından bütünlük oluşturduğu Enfâl sûresi ile tek bir sure olarak kabul edilmesidir. Ancak, Tövbe suresinin müstakil bir sure olduğu kesindir.

TİN SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in doksanbeşinci suresi. Sekiz ayet otuz dört kelime ve yüzbeş harften ibarettir. Fasılası, nun ve mim harfleridir. Mekkî sûrelerden olup Burûc suresinden sonra nâzil olmuştur. Adını birinci ayetindeki "Tîn" (İncir) kelimesinden almıştır.

Katâde ve İbn Abbas'tan yapılan bir rivâyette surenin Medenî olduğu zikredilmektedir. Ancak Mekkî olduğu konusunda müfessirlerin icmaı vardır. Ayrıca, "Ve bu emniyetli şehre andolsun" ifadesi Mekkî olduğu görüşünü doğrulamaktadır. Çünkü "Emniyetli şehir"den kastedilen Mekke'dir (Alûsi, Ruhu'l-Meani; XXX, 173).

11 Haziran 2010 Cuma

TEKÂSÜR SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in yüzikinci suresi, sekiz ayet, otuzaltı kelime ve yüzelliki harften ibarettir, fasılası ra, mim ve nun harfleridir. Mekkî sûrelerden olup, Kevser suresinden sonra nâzil olmuştur. Adını ilk ayetinde geçen ve "çoklukla övünmek" anlamında kullanılan "Tekâsür" kelimesinden almıştır.

Sure, insanların, nimet olarak verilen dünyaya ait şeyleri kendilerine ilâhlar edinip, onlara tapınmalarını şiddetli bir üslûpla tenkid ederek, böyle davrananların ahirette uğrayacakları elim azabı haber vermektedir.

İnsanoğlu, haktan uzaklaşıp, cehaletin karanlığında kaybolduğu zaman, dünyaya ait olan maddî menfaatlere o derece değer verir ki, sanki ebediyen kaybetmeyecekmiş gibi onlara hizmet etmeye, varlıklarıyla öğünmeye başlar. Resulullah (s.a.s) insanın bu süflî yönünü; "Eğer insanoğlunun elinde iki vadi dolusu mal olsa, üçüncü vadiyi ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur" (Buharî, Rikak, 10) ifadesiyle veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ, malları ve çocukları birer imtihan aracı kılmış, onların veriliş hikmetini kavrayanlara da büyük ecirler vadetmiştir: "Bilin ki, sizin için mallarınız ve evlatlarınız ancak bir imtihandır ve asıl büyük mükâfat elbette Allah nezdindendir" (el-Enfal, 8/28).

TEĞÂBÜN SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in altmışdördüncü suresi. Ondokuz ayet, dörtyüzyirmibir kelime ve binyetmiş harften ibarettir. Fasılası, ra, dal, nun ve mim harfleridir. Medenî surelerden olup, Tahrim suresinden sonra nazil olmuştur. Adını dokuzuncu ayetinde geçen "Teğâbun" kelimesinden almıştır. İbn Abbas ve Ata b. Yesar ilk onüç ayetin Mekke'de diğerlerinin Medine'de nazil olduğunu söylemişlerdir (Alûsî, Ruhu'l-Meânî, Kahire (t.y), XVIII, 119).

Sure, Medenî olmakla birlikte son bölümü hariç Mekkî surelerin özelliklerini taşımaktadır. Allah Teâlâ'nın, mülkün sahibi olduğunu, her şeyi O'nun yarattığı ve kalplerde saklananlara kadar her şeyi bildiği gibi hususlar zikredilerek, O'nun varlığı, gücü ve kudreti hakkında şüphesi olanlar uyarılmaktadır. Ayrıca, geçmişte helak edilmiş kavimlerin haberlerinin birer ibret vesilesi olması gerektiği bildirilerek, onların helâklerinin sebebi olan şey olarak, kendilerine gösterilen apaçık mucizelere karşı peygamberlerini yalanlamaya devam etmiş olmaları gösterilmektedir.

10 Haziran 2010 Perşembe

TÂRIK SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in seksenaltıncı suresi. Onyedi ayettir. Fasılası elif, lam, ayn, ra, zı, ba ve kaf harfleridir. Mekkî sûrelerden olup, Beled sûresinden sonra nazil olmuştur. Adını ilk ayetinden geçen "Târık" kelimesinden almıştır.

Surede Allah Teâlâ, Kur'an ayetlerini yalanlayan kâfirlere, insanın güç açısından ne kadar önemsiz ve hakir olduğunu haber vermekte, peşinden Kur'an'ın vasıflarını açıklamakta, sonra da Resulullah (s.a.s)'e inkârcılara mühlet vermesi emredilmektedir. İki bölümden oluşan sûrenin her iki bölümü de kasem ile başlamaktadır. Birinci bölümün başlangıcında göğe ve gece ortaya çıkana (Târık) kasem edilmektedir. İkinci bölüm ise; "Dönüş yeri olan göğe" yemin edilerek başlamaktadır. İlk bölümdeki yeminden sonra insanı ve amellerini koruyan meleklerin varlığı belirtilmekte; peşinden, insanın yaratılışının ilk basamağı ikinci kasemden sonra ise, Kur'an'ın ciddi ve hak ile batılı birbirinden ayıran ilâhi bir kitap olduğu dile getirilmektedir.

TALÂK SÛRESi

Kur'an-ı Kerim'in altmışbeşinci sûresi. Oniki ayet, yüzkırkyedi kelime, binyetmiş harften ibarettir. Fasılası, elif harfidir. Medenî sûrelerden olup, İnsan sûresinden sonra nâzil olmuştur. Sûre, Talâk (Boşanma)'dan bahsettiği için bu adı almıştır. Buharî'nin İbn Mes'ud'dan rivâyet ettiği bir hadis-i şerife göre diğer bir adı da "en-Nisau'l-Kusrâ" (Kısa Nisa sûresi)dir. (Alûs, Ruhu'l-Meânı, XXVIII, 128).

Allah Teâlâ, bu surede boşanmanın hükümlerini açıklamaktadır. Bakara suresinde yer alan iddetle ilgili hükümler burada açıklanmakta; boşanmadan (talâk) sonra, boşanan eşler, doğmuş olan çocuklar ve nafaka ile ilgili uyulması gereken kurallar. Müslümanlara emir şeklinde bildirilmektedir.

TAHRÎM SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in altmış altıncı sûresi. Oniki ayet, ikiyüzkırkdokuz kelime ve binaltmış harften ibarettir. Fasılası elif, râ, mim ve nun harfleridir. Hucurât sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adını birinci ayetten almıştır. Fakat bu ismin surenin muhtevası ile doğrudan bir alakası yoktur. Muteharrim adıyla da anılmaktadır.

Resulullah (s.a.s)'in hayatı, her yönüyle müminlere örneklik edecek olan bir hayattır. Allah Teâla dinini inzâl ederken onu, Peygamber (s.a.s)'e yaşatmış ve gereklerinin ne şekilde yerine getirileceğini, sonraki insanlara pratik hayata dökülmüş bir şekilde aktarmıştır. Bunlardan birisi de bu surenin nâzil olmasına sebep olduğu rivâyet edilen olaydır. Hz. Âişe (r.a)'dan nakledilen bir hadis: Resulullah (s.a.s), bir hanımının odasında daha fazla kalıyormuş. Bunu kıskanan diğer hanımları, bir hileye başvurarak bunun önüne geçmek istemişler Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) helâl olduğu halde kıskanılan hanımının ikrâm ettiği baldan içmeyecegine yemin ederek, onu kendisine yasak kılmıştı (Buhar Talâk, 8; diğer rivâyetler için bk. bn Kesir, Tefsir, VIII, 184 vd).

Allah Teâlâ bu olay üzerine Resulullah (s.a.s)'i uyararak serzenişli bir uslûbla helâl-haram, caiz olan olmayan ve bunun gibi diğer bütün yasaklama ve serbest bırakmaların sadece Allah Teâlâ'nın belirlemesi ile olduğunu, Peygamber dahi olsa, kanun koyma hususunda hiç kimsenin söz hakkı bulunmadığını şöyle bildirmiştir: "Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını kazanmak için Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?. ." (1).

TÂHÂ SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in yirminci sûresi. Mekke'de inmiş olup 135 ayetten ibârettir. 130, 131'inci ayetler Medîne'de inmiştir.

Bu sûre Hz. Peygamber'e hitapla başlayıp, yine O'na hitapla son bulmaktadır. İki harften ibaret olan "Tâ Hâ" sözcüğü müteşâbih ayetlerden olup gerçek anlamını ancak Allah bilir. Bununla birlikte müfessîrler bu ayete; "Ey Muhammed!", "Ey insan", "Ey erkek adam", "Ey temiz olan ve doğru yolu bulan kişi", "Gece namazında yorgunluktan ayağını yerden kaldıran kişi, ayağını yere bas" gibi anlamlar vermişlerdir.

9 Haziran 2010 Çarşamba

ŞÛRÂ SÛRESİ

Kur'an'ın kırkikinci sûresi. Elliüç âyet, sekizyüz altmışaltı kelime ve üçbin seksensekiz harften ibarettir. Fasılası mim, kaf, lam, ra, be, dal, ze ve nun harfleridir. Mekki sûrelerden olup, Fussilet sûresinden sonra nâzil olmuştur. Yirmiüç, yirmidört, yirmibeş ve yirmiyedinci âyetleri Medenîdir. Adını otuzsekizinci âyetinde geçen, "istişare etme, danışma" anlamındaki "şûrâ" kelimesinden almıştır. Bu adı alışının özel bir sebebi yoktur.

Sûre, öteki Mekkî sûrelerde olduğu gibi, insanların düşüncelerini cahilî yaşayışın pisliklerinden temizleyip, ilâhî vahyi idrak edebilecek hale getirmek için gerekli olan, akidenin düzeltilmesi konusunu işletmektedir. Sûrenin mihverini, vahyin ve risâletin gerçekliğini bütün açıklığıyla vurgulanması oluşturmaktadır.

ŞUARA SÛRESİ

Kur'an-ı Keñm'in yirmi altıncı sûresi. İkiyüz yirmiyedi âyet, bin iki yüz doksan dokuz kelime ve dörtbin beşyüz kırkiki harften ibarettir. Fasılası nun, lam ve mim harfleridir. Mekke döneminin ortalarında "Vakıa" sûresinden sonra nâzil olmuştur. Son dört âyetin Medine'de nâzil olduğu bildirilmektedir. Mukatil, İsrailoğulları alimlerinden bahseden yüzdoksanyedinci ayetin de Medine'de nâzil olduğunu söylemiştir (Alûs, Ruhu'lMe'an, Kahire (t.y), XIX, 58; Kurtub, el-Cami'li Ahkami'l-Kur'an, Beyrut (t.y), XIII, 87). Adını ikiyüz yirmidördüncü âyetinde geçen "Şuara" (Şairler) kelimesinden almıştır. İmâm Mâlik'in tefsirinde bu sûre, el-Camia (toplayıcı) adıyla adlandırılmıştır (Alûs, aynı yer).

ŞEMS SÛRESİ

Kur'an-ı Kerîm'in doksanbirinci sûresi. On beş âyet, elli dört kelime ve ikiyüzkırkaltı harften ibarettir. Mekkelilere göre onaltı âyettir. Fasılası elif harfidir. Mekkî sûrelerden olup, Kadir sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adını ilk âyetinde geçen ve üzerinde yemin edilen "Şems" (güneş) kelimesinden almıştır.

Sûre iki bölümden oluşmaktadır. Onuncu âyete kadar süren birici bölümde Allah, kâinattaki bir takım olaylara kasem ederek, kendi varlığı için birer delil olan bu muazzam olayları insanoğlu, belki düşünür ve Rabbinin azametini idrak eder diye sergiliyor. Allah birbirine zıt olan varlıkları bir arada zikrederek, bunlar kesin hatlarla birbirinden nasıl farklıysa, iyilik ve kötülüğün de öylece birbirinden farklı olduğunu gözler önüne seriyor. Ayrıca, iyilik ve kötülük etme eğilimlerinin insan fıtratına Allah tarafından yerleştirilmiş olduğu ve insanın bu eğilimlerinden hangisini güçlendirmeye çalışırsa, ona göre muamele göreceği gerçeği vurgulanıyor.

SÛRE

Yüksek rütbe, derece, mevki, şan, şeref, yapısı güzel ve yüksek bina veya binanın bir kısmı veya bir katı, duvarın yapısında kullanılan taş, kerpiç, veya tuğla gibi malzemenin her bir sırası, nişane ve alâmet anlamında bir kelime. Küçük veya büyük, uzun veya kısa Kur'ân-ı Kerim'in yüz ondört bağımsız bölümünden her birine verilen ad. Süre kelimesinin hangi kökten türetildiği hakkında değişik görüşler vardır. Bazıları hemzeli olarak "bir kapta kalan artık yemek veya su" anlamındaki "su'r" kelimesinden türemiş olduğunu söylerken; diğer bazıları hemzesiz olarak sâra fıilinden türetildiğini söylemişlerdir.