15 Şubat 2010 Pazartesi

İslâm hukukunda ehl-i hibre


İslâm hukukunda ehl-i hibre, şâhitten ayrı olarak mütâlaa edilmiştir. Onun görevi sadece, sorulan şeyi "haber vermek"tir. Mecelle'de bu hususta şunlar kaydedilir. "Her ne kadar ehl-i hibre'nin haber vermesi gibi sırf tahkik ve durumu aydınlatmak için alınan ifadelerde şehâdet sözü (şâhitlik yaparım demek) şart değilse de bunlar, (ehl-i hibrenin ifadesi) şer'î şâhitlik olmayıp sırf haber vermek kabilindendir" (Kitâbü'l-Beyyinât ve't-Tahlif, Fasl-ı Sânı, Şehâdetin Keyfiyet-i Edası, Md. 1689).
Doğru karar verebilmek için hâkimin, bilmediği konuları bilen birisine (ehl-i hibre) sorması onun vazifeleri arasında sayılmıştır (Bkz. Mecelle, Kitâbü'l-Kazâ, Fasl-ı Sâlis, Hâkimin ezâifi Beyânındadır,
Md. 1811) "Hâkimin lede'l-hâce, âhardan istiftâ etmesi câizdir" (Hâkimin, ihtiyaç hâlinde, başkasından sorması câizdir).
Hâkimin, hükmü zor konularda âlimlerle istişâre etmesi tavsiye edilmiştir: "Şayet hâdisenin hükmü zorsa hâkim re'yini kullanır ve onunla amel edilir. Bu hususta en iyisi âlimlerle istişâre etmektir" (Fetâvây-i Hindiyye tercümesi VI/236)
Ehl-i hibre, gerekli hallerde, hâdisenin aydınlatılması için, kendisiyle istişare edilen, hâdiseye vâkıf kişi veya kişilerdir. Bir kişi de olabilir, fâkat çok olması daha iyidir: "Eğer hâkim tek kişi ile istişâre yaparsa o da kâfi gelir. Fakat bilginlerle istişâresi uygun olur" (Fetâvây-i Hindiyye tercümesi VI,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder