1 Haziran 2010 Salı

REKLAM

Bir malı övme, niteliklerini sayma, benzeri mallardan ayrıldığı veya üstün olduğu noktaları ortaya koyma.

Alış verişin amacı kâr sağlamaktır. İslâm hukukuna göre, çeşitli mallara yüzde hesabiyle bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınmıştır. Ancak serbest rekabet esasını korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için bir takım tedbirler öngörülmüştür. Ribanın yasaklanması, haksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narh'a başvurulması bunlar arasında sayılabilir.

REKÂBET

Gözetme, bekleme, murâkabe, sansür, kontrol; "rakaba" kökünden mastar ve isim; esnaf ve tüccarın kendi malını satışa arzederken benzer malların fiyatlarını dikkate alarak müşterinin tercihini sağlamak için daha kaliteli mal üretme, ilâve hediye verme, fiyat düşürme gibi yollâra başvurması anlamında bir İslâm ekonomi terimi.

Hz. Peygamber, kendi devrinde piyasa fiyatlarını dondurmama, narh koymama ve esnafı İslâmi ölçüler içinde alış-verişlerinde serbest bırakma yoluyla ticarette serbest rekabet esasını yerleştirmek istemiştir. Çünkü Allah'ın Rasûlü narh konulmasını isteyenlere şu cevabı vermiştir: "Şüphesiz fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah'tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem" (Ebû Dâvud, Büyü', 49; Tirmizi, Büyü', 73; İbn, Mâce, Ticârat, 27). Yine benzer istekte bulunanlara Allah elçisinin şöyle cevap verdiği nakledilir:

REHİN

Sâbit ve devamlı olma, habs ve men etme; mutlak surette alıkoyma, mutekavvim bir malı, kıymete sahip olan bir şeyi, bir borç veya hakkın temin edilmesini sağlayacak şekilde hak yerine getirilinceye kadar habs etme, elde tutma.

Rehin verene "râhin", rehin alana "mürtehin", rehnedilen şeye "merhün, rehin veya rehine" denilir.

Mecelle'nin tarifi şöyledir: "Rehin, bir malı ondan mümkün olan bir hak karşılığında hapsetmek ve alıkoymaktır" (mad. 701-704).

İslâm'dan önce Arap toplumunda rehin uygulaması vardı. Ancak vadesi gelen borç ödenmezse rehin alan rehnedilen şeyi mülk, edinebiliyordu. İslâm, rehin akdi müessesesini islâh ederek her iki tarafın da haklarını sağlam esaslara bağladı. Bu arada, borç vadesinde ödenmediği takdirde, rehnin kendiliğinden rehin alanın mülkiyetine geçeceği âdeti yasaklandı.

REHİN

Sâbit ve devamlı olma, habs ve men etme; mutlak surette alıkoyma, mutekavvim bir malı, kıymete sahip olan bir şeyi, bir borç veya hakkın temin edilmesini sağlayacak şekilde hak yerine getirilinceye kadar habs etme, elde tutma.

Rehin verene "râhin", rehin alana "mürtehin", rehnedilen şeye "merhün, rehin veya rehine" denilir.

Mecelle'nin tarifi şöyledir: "Rehin, bir malı ondan mümkün olan bir hak karşılığında hapsetmek ve alıkoymaktır" (mad. 701-704).

REGÂİB KANDİLİ

Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarfetmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur.

Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır (el-Bakara, 2/ 130; en-Nisa, 4/ 127; et-Tevbe, 9/59,120; Meryem, 19/46; el-Enbiyâ, 21/90; el-Kalem, 68/32; el-İnşirah, 94/8).

REFORM

Daha iyi bir duruma ulaşmak için yapılan düzenleme ve değişiklikler; düzeltmek, iyileştirmek, islah etmek anlamında fransızca bir kelime. Kelimenin ilim literatürüne girişi ve dini ilimler alanında kullanılması, on altıncı yüzyılda Avrupa hristiyanlığının bir bölümünün Roma kilisesinin egemenliğine karşı çıkmasıyla başlamıştır. Bu karşı çıkışlar ve din anlayışında ileri sürülen yenilikler "dinî reform" diye isimlendirildi. Aynı kelime, diğer kurumlardaki toprak reformu, eğitim reformu gibi köktenci değişim, istek ve faaliyetler için de kullanılır oldu.

İslâm âleminde ve özellikle Türkiye'de kullanılışı ise, Batıcı eğilimlerin yaygınlık kazanmasından ve Batı kültürünün İslâm âlemine hâkim oluşundan sonra olmuştur. Batı kültürünün hakimiyet kurmasından sora Avrupada kullanılan bazı tabirlerle bazı fikrî akımlar, olduğu gibi İslâm âlemine uyarlanmaya çalışılmıştır. Reform da bu tabirlerden biridir. Batıda dini reformlar yapıldıktan sonra sanayi ve teknoloji alanında büyük atılımlar gerçekleşti. Batı bu tür hamlelerini hızlandırmak ve sanayisini büyütmek için İslâm âlemiyle birlikte geri kalmış diğer ülkeleri istila etmeye ve bu ülkelerin ekonomik kaynaklarını sömürmeye koyuldu. Bu arada Batı kültürü ve medeniyet anlayışı da bu ülkelerde yayılmaya başlandı.

REFES VE CİDÂL

Refes; cinsel ilişki, çirkin ve fahiş söz veya kadınların yanında cinsel ilişkiden söz edilmesi anlamlarını kapsar. Cidâl ise, "müfâale" vezninde bir mastar olup; mücadele ve münakaşa etmek, cedelleşmek anlamına gelir.

Hac veya umre sırasında ihramh kimseye yasaklanan fiillerden üç tanesi bir âyette zikredilmiştir. Bunlar "refes", "cidâl" ve "füsûk"tur. Füsûk; günahlar, ma'siyetler, isyanlar demektir. Zina, isyan ve çirkin sözler başka zamanlarda da yasaktır. Fakat ihramlı iken bunların haramlığı daha şiddetlidir. Çünkü hacla ilgili olarak bu yasaklama aşağıdaki âyette özel olarak vurgulanmıştır:

RED, REDDİYE

Red, geri çevirme, kabul etmeme, iâde etme. İslâm miras hukukuna göre, alacakları paylar ayet ve hadislerle belirlenmiş bulunan ashâbül-ferâiz* hisselerini aldıktan sonra, kalanı alacak asabe * yoksa ve miras da artmış ise, bu artanın karı-koca dışında kalan aynı mirasçılara hisseleri oranında verilmesine "red" veya "reddiye" denir. Başka bir deyimle, asabe grubuna giren hısım bulunmaz ve mirasçıların hisseleri toplamı, ortak paydadan küçük çıkmış olursa red söz konusu olur.

Hanefilere göre, artan miras asabe yoksa yine hisseleri oranında ashâbül-ferâize intikal ettirilir. Ancak sağ kalan eşe red yapılmaz. Bu görüş; ashâb-ı kirâmdan Hz. Ömer (ö. 23/643), Ali (ö. 40/660), Abdullâh b. Mesud (ö. 32/652) ve Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687)'a dayanır (el-Mevsilî, el-İhtiyâr li Ta'lîlil-Muhtâr, V, 99).

RECM

Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde İslâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.

Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda "recm" ifadesi bulunmamaktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf, 18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık" (el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delillerine dayanır.

RECİ' OLAYI

On kişilik bir müslüman öğretici grubunun müşrikler tarafından hile ile pusuya düşürülerek şehit edildikleri olay.

Hicrî 4/Milâdî 626 yılında gerçekleşen ve başta Hz. Muhammed (s.a.s) olmak üzere bütün müslümanları üzüntüye sevkeden bu olayın cereyan tarzı, kaynaklarda şöyle anlatılır:

Medine civarında yerleşik Adal ve Karra adlarında iki kabile vardı. Bu kabilelerin ileri gelenleri, Hz. Peygamber (s.a.s)'e müracaat ederek müslüman olmak istediklerini, kendilerine Kur'an-ı Kerim'i ve İslâm dinini öğretecek muallim ve mürşidler göndermesini istediler. Resulullah (s.a.s), İslâm'ın yayılması için hiç bir fedâkârlıktan kaçınmadığının bir göstergesi olarak, öğretmen isteyen kabilelere, Asım b. Sâbit başkanlığında on kişi gönderdi. Bu on kişi, başlarına gelecek şeylerden habersiz olarak İslâm'ı öğretme heyecanı ile yola çıkmışlardı. Sözü edilen heyet Mekke ile Usfan arasında Hüzeyl kabilesine ait "Reci" adı verilen yere ulaştıklarında, birdenbire, yüz'ü okçu olmak üzere ikiyüz kişilik bir çetenin hücumuna uğramışlar ve henüz ne olduğunu anlayamadan kendilerini savunmak amacıyla bir dağa iltica etmişlerdi. Gerçekten de, mürşid ve muallim isteyenlerle Hüzeyl kabilesi gizlice anlaşmış ve yakalayacakları müslümanları Mekkeli müşriklere para karşılığında satma konusunda aralarında karara varmışlardı.