29 Mayıs 2010 Cumartesi

NÂS

İnsanlar. Nâs kelimesinin kökü ve anlamı hakkında çeşitli görüşler vardır. Nâs, hareket anlamına gelen "nevs" kökünden gelmiş olup "insân" ve "insâne" kelimelerinin çoğuludur. İns, insiy, ensiy kelimelerinin çoğulu veya kavm gibi ism-i cem olduğu da ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre de nâs, unutmak manasına gelen "nesy" kelimesinden alınmıştır.

"Nesy" önce "neys" sonra "nâs" şeklini almıştır. İbn-i Abbas, "Allah'a verdiği sözü unuttuğu için Adem'e insan adı verildi" demiştir. Hz. Peygamber (s.a.s); "Adem unuttu bu yüzden nesli de unutuldu" buyurmuştur.

NARH

Fiyatların başı boş bir şekilde yükselmesinin önlenmesi, malların satış fiyatının önceden yetkili makamlarca belirlenmesi. Narh kelimesi Türkçe bir sözcük olup, Arapça "si'r" veya , sa'r" karşılığıdır. Ayni kökten "tes'ir" sözcüğü "tef'îl" babında bir mastar olup, sözlükte; bir mala narh koymak, fiyat takdir etmek, bir şeyin fiyatını sınırlamak demektir (İbn Manzûr, Lisanül-Arab, "Tes'îr" maddesi; Süleyman Sudî, Defter-i Muktesid, İstanbul 1307, III, 104). Narh, geniş olarak şu şekilde tarif edilir: İslâm devlet başkanının veya yetki verdiği memurların yahut da toplumun işlerini üzerine alan başka kimselerin, esnaf ve tüccara, mallarım belli bir fiyata satmalarını emretmesi ve onlara toplum yararı dışında, belirlenen fiyattan aşağı veya yukarı bir fiyata satış yapmayı yasaklamasıdır (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, Mısır 1357, V, 219).

NANKÖRLÜK

Gördüğü iyiliğin, kadrini bilmeme, kendisine yapılan iyiliği veya eline geçen nimeti inkâr etme, nimeti verene karşı nankörce davranma (küfrân-ı nimet) gibi manaları içeren bir İslâm ahlakı kavramı.

Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça'dan geçerek yerleşmiş bir kelimedir.

Gördüğü iyiliği unutan, tuz ekmek hakkı bilmeyen kimseye de nankör (kâfir-i nimet) denir.

Arap dilinde nankörlük; "küfrân" ya da "küfrânü'n-nimeti" kelimeleriyle ifade edilmekte ve şükrün karşıtı olarak kullanılmaktadır. Nankör kimseye de "kâfirü'n-nimeti" denilir.

NÂMUS

Saklanılan yer, avcı kulübesi, keşiş hücresi, kuvvetli bir ihtimalle de "vızıldamak" mânalarına gelen bir kelime. Kelimenin en çok kullanılan anlamlarından biri de ilâhi kanun veya sadece kanundur. Bu kanun, peygamberlere vahiy vasıtasıyla gelir ve onlar tarafından haber verilir. Yalnız peygamber mertebesindeki kimseler bu manâda vâzıu'n-nevâmis'tirler. Arapça'dan tercüme yoluyla bu kelime aynı zamanda ortaçağda İbranice'ye "kânun, dini kânun (başka milletlerin), ahlâk, edep ve erkân kâideleri" anlamında geçmiştir... Şurası kayda değer ki, kelime, bugünkü Mekke lehçesinde de böyle bir tekâmüle uğramıştır. Aynı zamanda nâmus, insanlar arasında lekesiz ve şerefli karşılığında da kullanılır. Müterâdifi (eşanlamlısı) "âr"dır.

NAMAZ

Dua, hayırla dua; müslümanların yaptıkları, bazı hareketleri de kapsayan bir ibadet türü. Arapçası "salât" olup, çoğulu "salavât"tır.

Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.

Namaz, Kur'an'da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi'rac (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:

28 Mayıs 2010 Cuma

NAKLÎ DELİL

Delil; bir işi, bir hâli gösteren, irşad eden, yol gösteren, kendisiyle irşad yapılan şey demektir. Bir İslâm hukuku terimi olarak delil; üzerinde iyice düşünerek, haber cinsinden istenilene ulaşmayı mümkün kılan şeydir. Haber cinsinden istenilen şey ise "şer'î hüküm" adını alır. Bazı bilginler delilin, kesin bir şekilde şer'î hükme ulaştırıcı nitelikte olmasını şart koşarlar. Bu bilginlere göre, şer'î hükme zannî bir şekilde ulaştırıyorsa bu delil değil, "emâre" sayılır. Ancak çoğunluğun görüşüne göre, delil kesin olsun zannî (ihtimalli) bulunsun, kendisinden şer'î amelî (pratiğe ait) hükmün çıkarıldığı şeydir (el-Âmidî el-İhkâm fi Usûlil-Ahkâm, Mısır 1914, III, 11; el-Cürcânî, el-Tarifât, "Delil" mad.).

İslâm'da ibadet, muâmele ve cezâ hukuku ile ilgili amelî meseleleri ve akîde konularını hükme bağlamada kaynak teşkil eden delillere "Şer'î delil" denir. Kitap, Sünnet, İcmâ, Kıyas, İstihsan, Mesalih-i Mürsele gibi.

Deliller nakle ve re'ye (akla) dayanışına göre naklî ve aklî deliller olmak üzere ikiye ayrılır. Naklî deliller, Kitap ve Sünnet'ten ibarettir. Ancak icmâ, sahâbe görüşü ve bizden önceki şeriatlar da teşrî kaynağı olarak naklî delil sayılır. Bunların naklî delil olması, hiçbir kimsenin görüş ve düşüncesinin payı bulunmadan şâriin maksadını orijinal şekliyle aktarmasından dolayıdır.

NAKİD

Akçe, madenî para, para olarak bulunan servet, peşin para, altın ve gümüş için kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Çoğulu nukud gelir. Vezni ve ayarı düzgün, gerekli özellikleri taşıyan paraya da nakid denir. Bir mastar olarak, paranın züyûfunu hâlisinden, sahtesini hakikisinden ayırma anlamında da kullanılır. Bir İslâm hukuku terimi olarak altın ve gümüşü ve bunların madrûb ve meskûkünü ifade eder. Diğer yandan İslâm hukukçuları altın ile gümüşten başka madenden basılıp kabul edilen fels ve kâğıt paralara, ancak kıyas ve benzetme yoluyla nakid tabirini kullanırlar.

İktisatçıları, alış-verişlerde mübâdele aracı olan her şeyi gerçek anlamda nakid saymışlardır. İslâm hukukçularına göre ise, satış bedelinin (semen) geçerli olması için, onun şer'an kullanımının caiz ve helâl olan eşyadan bulunması şarttır. Bu yüzden rakı, şarap gibi sarhoş edici şeylerin ve domuz etinin nakid yerinde mübâdele vâsıtası olarak kullanılması caiz değildir. Fakat ekonomi ilmi kendisini dinî bir kayıtla bağlı saymadığı takdirde eşyanın helal veya haramlığını dikkate almaz. Ancak İslâm'la, çağdaş egemen ekonominin birleştiği nokta şudur: Piyasada satış bedeli ve mübâdele aracı olarak kullanılan, toplum tarafından ittifakla kabul ve itibar olunan her şey altın ve gümüş gibi mübâdele aracı sayılır. Çünkü İslâmî açıdan ölçü, tartı veya standard olup sayı ile alınıp satılan şeylerin (misliyât) satış bedeli (semen) yapılması mümkün ve câizdir. Bir ton buğday karşılığında on tane koyun satın almak gibi (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sânayi', V, 234; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadir, V, 368; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, IV,12,13; K. Miras, Sahih-i Buhari Tecridi Sarîh Tercemesi, Ankara 1978, V, 71, 72).

NAKÎB, NAKÎBU'L-EŞRÂF

Hz. Muhammed (s.a.s)'in neslinden gelen kişilerle ilgili işleri gören kimse.

Pek çok anlamı içeren nakîb kelimesi, bir topluluğun veya kabilenin reisi veya vekili anlamlarına geldiği gibi, tekkelerde şeyhlerin yardımcısı konumundaki en kıdemli derviş veya dede manasına da gelir. Ancak bu kelimenin daha çok, Hz. Muhammed (s.a.s)'in soyundan gelen kişilerin işlerini görmek üzere içlerinden devlete tayin edilen memur anlamında kullanıldığı görülmektedir.

Bilindiği üzere Hz. Peygamber'in nesli, kızı Fâtımâtü'z-Zehrâ (r.an) ile damadı ve amca oğlu Hz. Ali (r.a)'den devam etmiştir. Hz. Ali'nin, büyüğü Hz. Hasan ve küçüğü Hz. Hüseyin o(an oğullarından gelen zürriyet zamanımıza kadar ulaşmıştır. Birbirlerinden farklı olduğunu göstermek için, Hz. Hasan'dan gelen kola "şerif", Hz. Hüseyin'den gelen kola ise "seyyid" denilmiştir. Ehl-i beytten olanlara, İslâm tarihinin ilk devirlerinden günümüze kadar, her devlet ve iktidar tarafından çok hürmet ve saygı gösterilmiştir. Nakîbül-eşrâf adı verilen kişi, bu soydan gelenler arasından seçilir ve Hz. Peygamber (s.a.s) neslinden gelenlerin işlerine bakar, neseplerini kaydeder, doğumlarını ve ölümlerini deftere geçirir, gelişigüzel mesleklere girmelerine engel olur, fey ve ganimetlerden kendilerine ait. paylarını alıp aralarında dağıtır, hanımların denkleri olmayan erkeklerle evlenmelerine mani olurdu. Bu açıdan nakîbül-eşrâf, Peygamber (s.a.s) hanedanı mensuplarının umumi bir vasisi hükmünde idi (Mehmet Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1983, II, 647).

NÂİB

Vekil, birinin yerine geçen, kadı, kadı vekili, İslâm hukukuna göre hükmeden hâkim, nöbet bekleyen, nöbetle gelen kimse. Çoğulu nuvvâbtır.

Bu tabir genellikle memuriyette başkasına vekâlet eden şahıs için kullanılır. İslâm kültüründe idarî ve hukuki bir terimdir. Ayrıca İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde idarî bir ünvan, makam ve rütbe olarak kullanılagelmiştir.

Memlûklarda, Delhi sultanlarında, sultan vekili ya da sultan mümessili ve başlıca eyalet valilerine nâib denirdi. Memlûklarda sultanın nâibi en yüksek mevkiye sahip olup devlet idaresinde bütün işleri sultan adına o yürütürdü. Fakat bu memuriyet geçici idi. Sultanın bulunmadığı zaman ona vekâlet eden Kahire valisi ile sultanın nâibine vekâlet eden Dimaşk valisine Nâibul-Gayb denirdi. Suriye Eyyubilerinde Dimaşk, Halep, Trablusşam, Hama, Saf'âd ve el-Kerek olmak üzere altı nâiblik vardı. VIII. asrın sonlarında da Mısır, İskenderiye, Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır olmak üzere üç nâibliğe bölünmüştür.

Sadece nâib ünvanı, valilerin emrindeki kale kumandanları ile daha aşağı rütbedeki kumandanlara verilirdi. Delhi sultanlığında nâib, sultana vekâlet eden en kuvvetli vezir demekti.

NAHL SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in on altıncı sûresi. Yüz yirmi sekiz ayet, bin sekiz yüz kırk bir kelime ve yedi bin yedi yüz yedi harften ibarettir. Mekkî sûrelerden olup, Kehf sûresinden sonra nâzil olmuştur. Son üç ayeti Medenîdir. Fâsılası râ, mim ve nun harfleridir. Adını, altmış sekizinci ayetinde geçen, arı anlamındaki "Nahl" kelimesinden almıştır. Bu adı almasının özel bir sebebi yoktur. Buna Niam sûresi de denilmektedir. Genel üslubundan, Mekke döneminin sonlarına doğru nâzil olduğu anlaşılmaktadır.

"Bu sûre de, diğer Mekkî sûrelerde olduğu gibi, büyük itikadi konuları işlemektedir. Ulûhiyet mevzuuna dokunmakta, vahiy meselesine temas etmekte ve öldükten sonra dirilişi ele almaktadır. Ancak, bu belli başlı konuların yanısıra, konuyla yakından ilgili bir çok noktalara temas edilmektedir. Hz. İbrahim (a.s)'in getirdiği mesaj ile Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiklerini birbirine bağlayan büyük vahdaniyet gerçeğine işaret etmekte, ilâhî irade üç beşerî iradenin; iman ve küfür, hidayet ve dalâlet konusundaki alâkasına dokunmaktadır. Peygamberlerin vazifesini göstererek onları yalanlayanlar hakkında Allah'ın kanununa temas etmektedir. Helâl ve haram konusunu ele almakta ve putperestlerin bu konudaki evham ve hurafelerini anlatmaktadır. Bir nebi, Allah yolunda hicret ve müslümanların dinlerinden döndürülmelerine işaret ettikten sonra, imana girip de tekrar küfre dalanlara temasla, bütün bunların Allah nezdindeki karşılığına işaret etmektedir. Daha sonra, itikadî konulara, muamelât ile ilgili hususlara, adalet, iyilik, infak ve ahde vefa mevzuunu işlemektedir. Bunların dışında da akide esası üzerine bina edilen bir çok ahlâkî konulara dokunmaktadır. Görüldüğü gibi bu sûre, ele aldığı konular itibariyle son derece yüklü ve doludur".