Fenâ'yı mahv, bekâ'yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur'an-ı Kerîm'de: "Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır" (er-Rahman, 55/26-27).
Fenâ, manevî bir haldir. Sürekli olup olmadığı tartışılmış ve sûfilerce g
enel olarak geçici olduğu kabul edilmiştir. Bu hal, bir manevî sarhoşluk ve kendinden geçme hali olduğundan; sekr, gaybet ve cem'i ile benzerlikler göstermekte olup, bunların en üst derecesi olduğu kabul edilmektedir.
Fenâ, tevhîd'in başlangıcı, seyrü sulûkun geçilme yeri ve tasavvûfî terbiyedeki yolculuktur. Ebu Yakub Nehrecorı (330/941) "Fenâ; kulun, varlığını görmekten geçmesidir" der. Bu tarifin Muhyiddin b. el-Arabı (638/1240) ile Seyyid Şerif Cürcânî (816/1413) tarafından benimsendiği görülmektedir. Hatta İbnü'l-Arabî, fenâ halinin Cibril hadisinde geçen "İhsan; Allah'ı görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Sen O'nu görmesen de, O, seni görür" kısmına uygunluğunu ileri sürer.
Cürcânî, riyâzet ve mücahededen sonraki fenânın, istiğrakta yaşanan fenâdan farklı olduğunu savunur (Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1985, s.161-165).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder