27 Mayıs 2010 Perşembe

MÜZÂBENE

Müdâfaa etmek; bir şey ölçüp tartmadan kabala satmak; ağacın üzerindeki miktarı belli olmayan meyveyi, miktarı belli kuru veya olgun meyve ile mübadele etmek, anlamında bir İslam hukuku terimi. Bu akit, taraflardan birisinin aldanma riski bulunduğu için hadisle yasaklanmış, ancak ticaret amacıyla olmaksızın sadece aile fertlerinin yemesine yönelik az miktardaki ariyye denilen mübadeleye izin verilmiştir.

Sehl b. Hasme'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlüllah (s.a.s.) taze hurmayı kuru hurma karşılığında satmayı yasaklamış ve "Bu ribâdır, bu müzâbenedir" buyurmuştur. Yalnız ariyyeye, yani iki ağaç hurmanın yemişini kuru hurma karşılığında satmaya ruhsat vermiştir. Onu bir hane halkı kuru hurma ile takdir ederek taze taze yerlerdi" (Müslim, Buyû', 67). Sa'd b. Ebî Vakkas'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Rasûlüllah'a kuru hurmanın yaş hurma karşılığında satın alınması sorulduğunda çevresinde bulunanlara, "Yaş hurma kuruyunca azalır mı?" diye sormuş, "evet" cevabını alınca da, böyle yapmayı yasaklamıştır" (Ebû Davûd Buyû', 18; Tirmizi, Buyû', 14; Nesaî, Buyû', 36).

MÜTTEFEKKUN ALEYH

Üzerinde ittifak edilen ve ihtilaf konusu olmayan herhangi bir konu, söz veya mesele. İslamî ilimler alanlarında değişik anlamlarda kullanılmaktadır.

Hadiste müttefekun aleyh: Kütüb-i Sitte denilen meşhur altı hadis kitaplarının ravilerinden özellikle Buhârî ve Müslim'in her ikisinin aynı raviden rivayet ettiği hadislerdir. Bu tür hadisler, hadis kitaplarında zikredildiğinde, hadislerin sonunda "bu, müttefekun aleyh bir hadistir" veya "bu hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir" şeklinde ifadeler yer almaktadır. Mesela şu hadis-i şerifi Buhari ve Müslim rivayet ettikleri için sonunda müttefekun aleyh ifadesi yer almaktadır: "Hepiniz çoban yani muhafızsınız ve hepiniz de maiyetinizde bulunanlardan sorumlusunuz. Bir yönetici (maiyetindekilerin) muhafızı (çobanı)dır. (Aile reisi olan) adam, aile efradının çobanıdır. Kadın da kocasının evi ve çocukları üzerinde çobandır. Hülasa hepiniz muhafız (çoban)sınız ve hepiniz de idarenizde bulunanların hukukundan sorumlusunuz" (İmam Nevevî, Riyazü's-Salihin tercümesi, I, 323).

MÜTEVELLİ

Vakfiyedeki şartlara ve şer'i hükümlere göre vakfın işlerini idâre etmek üzere tayin olunan kimse.

Genel olarak İslâm hukukçuları mütevelliyi iki kısma ayırmışlardır. Birincisi, vâkıf(malı vakfeden kişin)in kurmuş olduğu vakfın idaresini yürütmek üzere tayin ettiği kişidir. Vakfeden kişi, kimi mütevelli olarak tayin etmişse, fakihlerin ittifakına göre onun mütevelliliği kabul edilir. Diğeri ise, vâkıf tarafından mütevelli tayin edilmediği takdirde, kurulan o vakfın mütevellisi hâkim veya hâkim'in tayin ettiği kişidir (İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, IV, 421; Ömer Nasûhî Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1976, V, 287).

MÜTEVÂTİR HADİS

Mütevatir haberin şartlarını taşıyan hadis Hz. Peygamber'in hadisleri, rivayet edenlerin sayısı yani azlığı-çokluğu bakımından genel olarak iki kısma ayrılır: Mütevâtir ve Âhâd. Mütevâtir hadis, Sahabeden itibaren her devirde yalan üzerinde birleşmeleri aklen tasavvur olunamayan topluluklar tarafından rivayet edilen hadistir. Başka bir ifade ile, mütevâtir haberin şartlarını kendisinde toplayan hadistir.

Bir hadisin mütevâtir sayılabilmesi için aşağıdaki şartları taşıması gerekir:

I) Mütevâtir hadis her devirde pek çok kimse tarafından rivayet edilmiş olmalıdır. Ancak her tabakadaki ravilerin asgarî sayısı için herhangi bir sınır tayîn ve tesbiti şart değildir. Gerçi yalan üzerinde anlaşmaları düşünülemeyecek kalabalığın en az 4, 5, 10, 12, 20, 40, 70 ve 300 küsur olması gerektiğini söyleyenler varsa da, bunların hiçbiri sözünü bu konuyla ilgili ciddî bir delile dayandıramamıştır (Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Ankara 1973, s. 120-122). Önemli olan, hadisi, yalan üzerinde -kasıtlı veya kasıtsız- ittifaklarını aklın kabul edemeyeceği bir topluluğun nakletmiş olmasıdır.

MÜTEVÂTİR HABER

Yalan üzerine anlaşma ihtimali olmayan bir topluluğun verdiği ve ilim vasıtalarından biri sayılan haber.

Mütevâtir, lügatte "arkası kesilmeksizin birbirini takip etmek, birbirinin peşisıra gelmek" (Cevherî, es-Sıhâh Kahire 1399/1979, II, 843) manâsındaki "tevâtür"den ism-i fâildir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de "Sonra birbiri peşinden peygamberlerimizi gönderdik" (el-Mü'minûn, 23/44) buyurulmuştur. Ayetteki "tetrâ" kelimesi aynı köktendir.

Mütevâtir haber, yalan üzere birleşmelerini aklın tasavvur edemeyeceği bir topluluğun, mümkün ve mahsûs olan bir şeye dair verdiği haberdir (Abdülkâhir b. Tâhir el-Bağdâdî, Usûlü'd-Dîn, İstanbul 1346,12; İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, Ankara 1981, 34).

MÜTEŞABİH

Birbirine benzeyen birey ve cüzleri bulunan şeyler, kendisinde karışıklık ve iltibas bulunan şey; Kur'an-ı Kerim'de manâsı kapalı, bir çok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen ayet veya kelimeler. Bunlara müteşabihât denir. Bunların hangi manâya geldikleri yalnız kendilerinden anlaşılmaz. Başka harici bir delile ihtiyaç gösterirler. "Müteşabih"in karşıtı "muhkem"dir. Allah'ın sıfatları, kıyametin durumu, Cennet nimetleri, Cehennem azabı vs. hakkındaki lafızlar müteşabihtir.

Bir âyette; "Allah, sözün en güzelini müteşâbih ikişerli, bir kitap halinde indirdi" (ez-Zümer, 39/23) buyurularak Kur'ân'ın tamamının müteşâbih olduğu belirtilmektedir. Burada müteşâbih, benzeşme anlamında kullanılmıştır (er-Razî, et-Tefsîru'l-Kebîr, Tahran (t.y)., VII,17). Kur'ân'ın baştan sona lafızları, anlatım üslûbu ve manâları biribirine benzetmekte ve birbiriyle uyum içerisindedir. Kur'ân'ın bir âyeti, başka bir âyetiyle çelişmez.

MÜTEKADDİMÛN

Önce gelenler, öne geçenler, daha önce gelip geçen anlamında bir terim. İslâm hukukçuları genelde ilk üç asırda yetişmiş âlimler hakkında kullanılır. Hicrî ilk üç asırdan sonra gelen âlimlere ise, sonrakiler anlamına gelen Müteahhirun* ismi verilmiştir. Mütekaddimun için "Selef"; Müteahhirun için "Halef" isimleri de kullanılmaktadır. Genelde bu tasnif, Ehl-i Sünnet âlimleri hakkında kullanılır. Hattâ Şemsu'l-Eimme Abdülaziz b. Ahmed el-Halvanî (448/1056)dan önce yaşayan İslâm hukukçularına "Mütekaddimun" denilir.

Alimlerin bu şekilde bir ayırıma tabi tutulmaları yaşadıkları zamanla ilgili olmakla birlikte, bu tasnifte başka hususlar da gözetilmiştir. Mütekaddimun ile Müteahhirun arasında nitelik bakımından da bir takım farklar sözkonusudur.

MÜTEAHHİRUN

Sonradan gelenler anlamında bir fıkıh terimi. Karşıtı "Mütekaddimun''dur. Mütaahhirun'a "Halef", Mütakaddimun'a "Selef" ismi de verilmektedir. Bu ayırım daha çok EhL-i Sünnet mensupları hakkında kullanılmaktadır.

Müteahhirun tabiri genelde hicrî üçüncü asırdan ve özellikle beşinci asırdan sonra gelen âlimler hakkında kullanılır. Mütekaddimun ve Müteahhirun ayırımı sadece zaman unsurunu ilgilendiren bir ayırım değildir. Üçüncü asırdan sonra gelen âlimler nitelik bakımından da Mütekaddimun'a nazaran birtakım farklılıklar arzederler. Hattâ Mütekaddimun dönemine İslâm hukukunu canlı tuttuklarından dolayı "Müctehidler devri" adı verilmektedir. Bunun sonucu olarak İslâm düşüncesinde de bir takım farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu durum ayrı ayrı her alim hakkında sözkonusu olmamakla birlikte, genelde kullanılan bir terim olmuştur.

MÜŞRİK

"Ortak (şirk) koşan" kimse. Kelimenin kökünü "ortak koştu" manasını taşıyan eşreka mazi fiili meydana getirir. Bu kelime if'âl bâbındandır ve müşrik kelimesi de eşreka fiilinin ismi failidir. İslami istilahta şirk, Allah Teala (c.c.)'ya inanmakla birlikte, kudret ve kuvvette ona denk başka Allahların da var olduğunu kabul etmek demektir.

Açıktan açığa, hiç bir engel tanımaksızın Allah(c.c.)'a ortak koşan, birkaç ilahın varlığını kabul edenler "zahirî müşrik" olarak isimlendirilirler. Mecusîler gibi. İslâm dininin esaslarını reddeden, "la ilâhe illallah" akidesini kabul etmeyen ve bunları açıkça ilan edenler de "hakiki müşrik" olarak isimlendirilirler. Yahudi ve Hristiyanlar "hakiki müşrik" grubuna dahil olmaktadırlar. Bilindiği gibi "la ilâhe illallah" akidesi, Allah (c.c.)'tan başka Allah olmadığı, O'nun ortağının, eşi ve benzerinin bulunmadığı esasına dayanır. Yahudi ve Hristiyanlar, bu esası kabul etmeyerek Allah (c.c.)'a şirk koşmuşlardır. Allah Teâlâ (c.c.). Yahudi ve Hristiyanların bu tutumları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de; "Yahudiler "Uzeyr Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da "Mesih (İsa) Allah'ın oğludur" dediler. Bu, daha evvel kâfir olanların sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah'tan bulsunlar. Nasıl da uyduruyorlar. Bunlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryemoğlu İsa'yı tanrılar edindiler. Halbuki onlar da ancak bir olan Allah'a ibadet etmelerinden başkasıyla emr olunmâmışlardır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir" buyurmaktadır (et-Tevbe, 9/30-31).

MÜŞKİL

Karışık olan, güçleşen şey, rengi kırmızıya çalan nesne; bizzat lafzındaki bir sebepten veya başka bir nasla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan lafız anlamında bir fıkıh usulü terimi. Müşkil, delâleti açık olmayan lafızlardandır. Müşkildeki kapalılık doğrudan doğruya lafzın kendisinden kaynaklanır ve onunla kastedilen manâ, ancak onu kuşatan karîne ve emareler üzerinde incelemede bulunma ve derinlemesine düşünme yoluyla anlaşılabilir.

Müşkil'e, birden çok anlam ifade eden müşterek lafızlar örnek verilebilir. Müşterek lafız; her biri ayrı vaz' ile olmak üzere birden fazla anlam için vaz' olunmuş ve tek anlam için vaz' olunmakla birlikte, mecaz yoluyla başka anlamda da kullanılan ve bu mecazî anlamının gerçek anlamıymış gibi yaygın hale gelecek ölçüde çok kullanılması sonucunda, birden çok anlama delâlet eder hale gelmiş lafızlardır.